Sağlıkta Dönüşüm' Ne Anlama Geliyor ? (19 Ocak 2012 Perşembe)

Sağlıkta Dönüşüm Programı artık sonuçları ile birlikte somut olarak yaşanmaya başlıyor. Sosyal güvenlik sistemi ortadan kaldırılarak, sağlık sistemi bireyselleştiriliyor. Parası olanın sağlık hizmetinden yararlanabileceği piyasacı sağlık sistemi içerisinde emekçilerin çalışma koşulları da güvencesizleştiriliyor.

Muhalefet.org, sağlıkta yaşanan bu dönüşüm sürecini bütün boyutlarıyla ele almaya çalışan bir dosya ile bu tartışmayı başlatıyoruz. Dosyanın girişi niteliğindeki yazıları yayınlayarak başladığımız çalışmayı gelen katkılarla geliştirerek, yaşanan süreci farklı yönleriyle tartışmaya çalışacağız.

Katkılarınızı   info@muhalefet.org   adresine iletebilirsiniz.

               68liler.org notu:Bu yazılar www.muhalefet.org sitesinden alınmıştır. Yazıların orginali aşağıda belirtilen bağlantılardadır.

Sağlıkta Dönüşüm - Sinem Özşahin

Sağlık Alanında Kamu İle Özel Şirketler Neden Ortak Oluyor? - Özgür Erbaş

İlaç Politikalarındaki Değişim - Metin Çelikhan

Türkiye'de Aile Hekimliği Uygulamasının Ebelik Mesleğine Etkisi - Sabriye Suna

Bizi Neler Bekliyor, Ne Yapmalıyız? - Dr. Hüseyin Demirdizen

Zorunlu GSS Kapsamındaki Zorlu Gelir Testi İşlemleri - Dr. Ergün Demir / Dr. Veli Atanur

Sağlıklı Yaşam Tarzları Endüstrisi - Önder İşleyen

Sağlıkta Dönüşüme Karşı Mücadele - Köksal Aydın

Ortak Örgütlenmede Balcalı Modeli - Mehmet Antmen

Sağlıkta Dönüşüm

Annesi babası sigortalı olmayan ve yeşil kart alamayan ailelerin çocukları GSS' den yararlanamıyor.

Sinem ÖZŞAHİN*

Sağlık çalışanları geçtiğimiz yıl 19-20 Nisanda ve bu yıl da 21 Aralık'ta olmak üzere 2 grev yaptılar. Hatta söylenenlere göre bir de süresiz grev bekliyor bizi. Zaman zaman haberlerde - meclisin haberi olsun olmasın - yayınlanan yasaları ve sağlık çalışanlarının bunlara itirazlarını duyuyoruz. Diyorlar ki sağlık özelleşiyor, diyorlar ki artık parası olmayanın sağlık hakkı da olmayacak, diyorlar ki mesleki güvence yok sözleşme var. Ağızlarından düşürmedikleri bir de laf var ki ‘Sağlıkta Dönüşüm'.  Neymiş bu dönüşüm?

1980 öncesinde Türkiye'de de diğer dünya ülkeleri gibi yeniden yapılanma dönemi başlamıştı. Küreselleşme, devletin yeni rolü, özelleştirme, kamu harcamalarının dönüşümü gibi konular gündemdeydi. 1980lerin ortalarından itibaren de sosyal devlet anlayışı toplumun hızla dışına taşınmış, piyasa ekonomisi kavramı her alanda (kamusal alanda da) hakim olmaya başlamıştı. Kamu harcamalarında dönüşüm; toplumsal masrafların kısılması, tüketim harcamalarının kısılması ve özel mali sermaye birikiminin desteklenmesiyle ortaya çıkmıştı. Tüm kamu alanı özelleştirilmeye, halka ait kurumlar yavaş yavaş bireylere satılmaya başladı. Sağlıkta dönüşüm de 30 yıl önce işte böyle başladı. Devletin üzerinden bir yük daha atılmış oldu.

Sağlıkta reform adıyla pazarlanan ve sadece bir yıkımdan ibaret olan bu dönüşüm; hem sağlık hizmetini alan kişilerin hem de hizmeti sunan kişilerin haklarına gaspetmiş durumdadır. İnsanların artık bu hizmetten yararlanabilmeleri için vergi vermeleri yetmeyecek her ay SGK tarafından belirlenen miktarda prim ödeyecek ve hastaneye her başvurduğunda katılım payı ödemek zorunda kalacaklar. Reçetede de sınırlı sayıyı geçen her ilaç için ayrı para alınacak. “GSS ile gelir düzeyi ne olursa olsun bütün vatandaşlar doğumdan ölüme kadar sağlık sigortasına sahip olacak.” sözlerinin ne kadar aldatmaca olduğu buradan bile anlaşılıyor.  

Hükümet dönüşüm programının propagandasını yaparken de bir çok yalana başvurdu: Genel Sağlık Sigortası çıkardık. Artık herkesin sağlık sigortası var. Genel sağlık sigortası kapsamında sağlık hizmetlerinden ücretsiz olarak faydalanılacak. GSS bütün sağlık harcamaları karşılayacak. Vatandaşa mevcut olanın dışında ek bir yük getirilmeyecek. GSS' li bütün vatandaşlar eşit olacak. 18 yaşın altındaki çocuklar koşulsuz olarak GSS kapsamına alındı. Daha neler neler. Bir kısmının cevabını daha önce verdik zaten ama yine de eklenmesi gereken çok şey var. Örneğin 18 yaş altı meselesi; annesi babası sigortalı olmayan ve yeşil kart alamayan ailelerin çocukları GSS' den yararlanamıyor.  

Aile içindeki kişi başı geliri asgari ücretin üçte birinden fazla olan bütün vatandaşlar her ay GSS primini ödemek zorunda. Geliri asgari ücretin üçte biri (295 TL) ile asgari ücret (886,5 TL) arasında olanlar aylık 35,4 TL; asgari ücret ile asgari ücretin iki katı (bin 773 TL) arasında olanlar aylık 106,38 TL, asgari ücretin iki katından daha fazla olanlar 212,76 TL tutarındaki zorunlu primlerini ödeyecek. Ödenmesi zorunlu olan primler, ödenmediği takdirde sürekli olarak birikecek ve daha sonra faizi ile birlikte vatandaştan tahsil edilecek. Ekonomik durumu iyi olanlar da bu durumdan etkilenecekler tabi. SGK bir teminat paketi hazırlayacak içine de bazı hastalıkları koyacak. Böylece her türlü sağlık hizmeti kapsam dışında bırakılabilecek. Yani primini ödeyebilen insanlar da sağlık hizmetinden yararlanamayacak.  
Doğal olarak sağlık çalışanları, yani hizmeti veren kesim de dönüşümden payını aldı. Aile hekimliği, performans sistemi, tam gün yasası, kamu hastane birlikleri yasası ve en son kanun hükmünde kararnameler. tüm bu dönüşüm sayesinde artık personel sözleşmeli olacak. Kalıcı personel geçici işçi statüsünde çalışacak. Aile hekimliğinde hekim işletmeci yerine konmakta fatura - kira ödeme , personel çalıştırma maliyeti düzenlemeye yönelik önlemler alma gibi işlerden sorumlu tutulacak. Eğer isterse de yanında ‘yardımcı' olarak 1 hemşire çalıştırabilme hakkına sahip. Bunun yanında aile hekiminin asıl yapması gerekli görevleri yapamamakta. Koruyucu sağlık hizmetleri; gebe izlemi, bebek izlemi, aşı takibi eksik kalmakta. Ekip çalışması olmayan bir sağlık hizmeti sunmak durumundalar ve üstelik eğer yeterli hastası olmazsa da sözleşmesi feshedilmektedir.  

Sağlık Bakanlığı artık 2 kKsım gecesi Resmi Gazete'de yayınlanan kanun hükmünde kararnameler ile hedeflenen yere geliyor (toplum sağlığı için değil yerli ve uluslararası sermayeye daha çok para aktarmak üzere yeniden yapılandırılıyor) ve elini eteğini sağlık işinden çekip bu görevi bağlı kuruluşlarına havale ediyor.

KHK' ya göre bütün illerde kamu hastane birlikleri kurulacak ve o şehirdeki bütün devlet hastaneleri tıp fakülteleri de dahil olmak üzere birliğe bağlanacak. Birlikleri genel sekreter, hastaneleri hastane yöneticileri yönetecek. Bu kişiler de dahil tıbbi-idari daire başkanları, başhekim, idari ve mali işler ile sağlık hizmeti müdürleri, müdür yardımcıları uzmanlar, büro görevlileri yani herkes sözleşmeli olacak. Genel sekreter, müdür, müdür yardımcıları, hastane yöneticilerinin sağlık çalışanı olmaları gibi bir zorunluluk yok. 4 yıllık yükseköğretim kurumundan mezun olmak kamu veya özel sektörde genel sekreter için 8 yıl, hastane yöneticisi için 5 yıl iş tecrübesine sahip olan ve sağlık bakanlığının seçtiği herkes olabilir. Birlikleri ve hastaneleri CEO' lar yönetecek. tıbbi ve mali performans kriterlerine göre değerlendirecek. Sınıfı geçemeyen genel sekreter, hastane yöneticisi, başhekim, müdür ve yardımcıları işlerinden olacaklar. Hastaneler bu mali ve tıbbi performanslarına göre sınıflandırılıyor A, B, C, D, E olmak üzere. Grup düşme ya da çıkamama gibi sebeplerle yine işsiz kalma gündeme geliyor. Bunu önlemenin de tek yolu maliyeti kısmak, giderleri azaltmak, karı artırmak, diğer hastanelerle rekabet etmek, sağlığı değil memnuniyeti hedeflemek, sağlık çalışanlarını daha fazla çalıştırmak.

Bu arada belirtmeden geçmeyelim sınıflandırılmış hastanelere de öyle herkes kafasına göre gidemeyecek. Herkes kendi sınıfının hastanesine gidebilecek, yani ödediği prime göre belirlenmiş olan sınıfına. Eşitlik yine bozuldu bakın.

Hani dedik ya yöneticilerin işsiz kalmaması için hastaneler maliyeti azaltacak diye. Onun için de güzel bir çözüm bulmuşlar : ‘ithal hekim ve hemşire'. Ancak bu kişilerin sahip olmaları gereken eğitim, hasta ile iletişimde gerekli olan çok iyi düzeyde dil bilme, mesleki denetim, kötü mesleki uygulamalara karşı sorumluluk kuralları gibi toplum sağlığını ve yararını korumak için gerekli en temel düzenlemeler bile yapılmamış durumda. Böylece ucuz emek gücü piyasası oluşturulup, sağlık çalışanları arasında rekabet sağlanıp fiyat kırabilecekler! Bu durumu halkımızın büyük kesiminde Amerikan dizilerinin, fimlerinin yarattığı özentiyle “artık bize de yabancı doktorlar bakacak, ne güzel” diye memnuniyetle karşılarken, buna karşı çıkanların büyük kesiminin ise karşı çıkışlarını milliyetçi mecralarda sürdürmeleri tam bir handikap oluşturuyor. Bu arada merak edenler için belirtmeden geçmeyelim, bizim ülkemizde çalışmaya gelecek “ithal sağlık çalışanları” tabi ki Amerika'dan, Fansa'dan, Almanya'dan olmayacak, emeğin Türkiye'den bile daha ucuz olduğu doğu ülkelerinden gelecekler.

Bir de geleceğin sağlık çalışanları var ki onlar direkt olarak bu düzen için yetiştirilecekler. Ki zaten kontenjan artırımları, her ilde açılan, laboratuarı bile olmayan tıp fakülteleri, aldıkları niteliksiz tıp eğitimi sayesinde çoktan ucuz iş gücü oldular bile. Tıp eğitimi performans sistemi nedeniyle büyük zarara uğradı. Yaptığı işlem kadar para alacak öğretim görevlileri de eğitimi geride bırakıp hastanedeki odalarına döndüler.  

Sağlıkta dönüşüm en kısa, en özet haliyle bunları içeriyor. Daha birçok şey daha var tabi ama onlar anlatılanlarla gözlerimizin önünde oluşan gerçeğin korkunçluğu karşısında ayrıntıdan öteye geçemeyen parçalar kalıyor.

Bu süreci durdurmayı görev edinmiş olanlara sokaklar adres olmaya devam ediyor-edecek. Sağlık çalışanları kendi hakları için, hastaların hakları için meydanlarda olmaya devam edecekler. Ama artık mücadeleyi biraz daha büyütmenin vaktidir. Hizmeti sunanlarla alanların birlikte haklarına sahip çıkma vaktidir. Şimdi istediğimiz sağlık hakkımızı almamızın vaktidir. Şimdi GöREV vaktidir.

*Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi

Sağlık Alanında Kamu ile Özel Şirketler Neden Ortak Oluyor?

Kamu özel ortaklığı yöntemiyle yapılacak kamu hizmeti binalarında, temel hizmet dışındaki tüm hizmetler şirketler tarafından kâr amacı ile işletilecek, yaptıkları yatırım da kira adı altında kendilerine ödenecektir.

Özgür Erbaş*

Kamu Özel Ortaklığı Nedir?

Kamu özel ortaklığı, devletin bir şirket grubuyla uzun süreli sözleşme ilişkisi kurması temeline dayanır. Bu sözleşmenin konusu, yapılacak bir kamu hizmeti binasının/ tesisinin tasarım ve yapımının özel şirketlerin sağlaması, devletin de 49 yıla kadar çıkabilen sürelerle şirketlere kira ödemesi ve bunun yanı sıra inşaatı yapan şirketlere temel hizmet dışındaki hizmetlerin devredilmesidir.  

Türkiye'de ismi konulmadan ilk kez 2005 yılında 3359 Sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu Ek/7. Maddesi ile kamu özel ortaklığı kamu hizmeti alanına girmiştir. Yasa maddesindeki düzenlemeye göre, sağlık tesislerinin yapımına Yüksek Planlama Kurulu, yenilenmesine Sağlık Bakanlığı karar verir. İhaleyi alan firmaya bedelsiz Hazine arazisi devredilir. Yapım işleri kira, yenilemeler ise hizmet ve alanların ihaleyi alan firmaya bırakılması karşılığında yapılır. Kira ödemeleri döner sermayeden karşılanır. Sözleşme süresi 49 yıla kadar çıkabilir. Bu kapsamda yapılacak ihaleler Kamu İhale ve Devlet İhale yasasına tabi değildir ve damga vergisi ve harç alınmaz.   

2006 yılında çıkarılan Sağlık Tesislerinin Kiralama Karşılığı Yaptırılması ile Tesislerdeki Tıbbi Hizmet Alanları Dışındaki Hizmet ve Alanların İşletilmesi Karşılığında Yenilenmesine Dair Yönetmelik ise yasanın yarattığı boşluğun da etkisiyle çok geniş bir düzenleme içermektedir. Yönetmelikte “tıbbi hizmet” tanımı yapılmadığı gibi işletmek üzere yükleniciye bırakılabilecek “tıbbi destek hizmet” tanımı da bulunmamaktadır. Ancak bu yöntemle yapılabilecek sağlık tesislerinin neler olduğu sınır koymamak kaydıyla ayrıntılı olarak sayılmıştır. Yönetmeliğin 4. Maddesinin (i) bendine göre şu tesisler kamu özel ortaklığı yöntemiyle yapılabilir ya da yeniletilebilir:  

Entegre sağlık kampüsü, eğitim araştırma hastanesi, devlet hastanesi, özel dal hastanesi, gün hastanesi, sağlık ocağı, klinik otel, rehabilitasyon merkezi, kanser araştırma merkezi, aşı eğitim merkezi, aşı üretim merkezi, aşı araştırma–geliştirme merkezi, ana çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezi, toplum sağlığı merkezi, organ ve doku bankası, bölgesel kan merkezi, kan ürünleri üretim tesisi, ağız ve diş sağlığı merkezi, tüm kara, hava ve deniz teçhizatları dâhil olmak üzere 112 acil servis komuta kontrol merkezi ile destek birimleri dâhil ilgili tesisin her türlü bölümleri ve bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla, Bakanlığın yapmak ve yaptırmakla yükümlü olduğu ek binalar dâhil sağlıkla ilgili diğer tüm tesisler.  

Bunun dışında morg ve gasilhane hizmetleri dahil pek çok hizmet (personel servisi, otopark, hasta danışmanlığı, bilgi işlem, yemek, temizlik, bakım, onarım gibi) işletilmek üzere yüklenicilere bırakılacaktır. Yönetmelik Sağlık Bakanlığının daha inşaat aşamasında kira ödemesinin önünü açarken kira ödemelerine ilişkin üç aşamalı garanti getirmektedir. Kiralar yapılacak tesisin döner sermaye işletmesinden, bu yeterli olmazsa Döner Sermaye Merkez Saymanlığına aktarılacak paylardan ve son olarak da Sağlık Bakanlığı bütçesinden ödenebilecektir.  

Yasada bir açıklık olmamasına karşın bu kapsamda yapılacak sözleşmelerin özel hukuk hükümlerine tabi olacağı ve anlaşmazlık halinde tahkime gidilebileceği kabul edilmiştir. Öte yandan Sağlık Bakanlığı Kamu Özel Ortaklığı Daire Başkanlığı tarafından yapılan tüm ihalelerde Yönetmelikte düzenleme olmamasına karşın görüntüleme ve laboratuar hizmetleri de yüklenicilere bırakılmaktadır. Yasada izin verilmemiş olmasına karşın, Yönetmelik hükümlerine göre yükleniciler, aldıkları hizmetleri alt yüklenicilere devredebilmektedir.  

Sonuç olarak kamu özel ortaklığı yöntemiyle yapılacak kamu hizmeti binalarında, temel hizmet dışındaki tüm hizmetler şirketler tarafından kâr amacı ile işletilecek, yaptıkları yatırım da kira adı altında kendilerine ödenecektir. Bugün genel olarak bakıldığında kamu özel ortaklığının tüm kamuya yaygınlaştırılacağı hükümet tarafından açıklanan Orta Vadeli Program ve Kalkınma Bakanlığının genelgelerinden anlaşılmaktadır. Ayrıca Kalkınma Bakanlığı bünyesinde Kamu Özel İşbirliği Dairesi adı altında özel bir birim kurulmuştur. Milli Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye de bu yöntemle eğitim tesisleri yaptırılabileceğine dair özel hüküm eklenmiştir. Yurt-Kur Yasasına eklenen hükümle de kamu özel ortaklığı bu alanda da kural haline getirilmiştir.  

Kamu Özel Ortaklığı Uygulamaları  

Türkiye'de bu kapsamda ilk ihale 1500 yataklı Kayseri entegre sağlık tesisi için 11 Nisan 2011 tarihinde yapıldı. İkinci ihale 3056 yataklı Ankara Etlik entegre sağlık tesisi ve yine 3056 yataklı Ankara Bilkent entegre sağlık tesisi, 400 yataklı Manisa Eğitim ve Araştırma Hastanesi, 950 yataklı Elazığ entegre sağlık tesisi ihaleleri tamamlandı. Ayrıca Ankara Numune ve Keçiören eğitim ve araştırma hastaneleri için de yenileme ihaleleri yapıldı. Yenileme ihaleleri kantin işletmesi karşılığında binada yenileme yapılması esasına dayalı.  

Kayseri için 137.73 Milyon TL, Etlik için 319 Milyon, Bilkent için de 289 Milyon TL yıllık kira bedeli belirlendi. Manisa ve Elazığ için belirlenen rakamlar ise açıklanmadı. Kayseri, Ankara Etlik ve Bilkent için belirlenen yıllık kiraların toplamı 745 Milyon 730 Bin TL. Üç ihalede oluşan toplam yıllık kira bedeli Sağlık Bakanlığı Döner Sermaye Merkez Saymanlığının toplam bütçesinin 20'de biridir. Yine sadece bu üç ihalede önümüzdeki 25 yıl için oluşan kamu borcu 18 Milyar 643 Milyon 250 Bin TL. Bu tutar Sağlık Bakanlığının 2011 yılı bütçesinden 1 Milyar TL daha fazladır. Sadece ihale hazırlıkları için döner sermaye kaynaklarından harcanan toplam tutar 8 Milyon 82 Bin 292 TL. Sırada İstanbul İkitelli, Bursa, Kocaeli, Konya, İzmir, Isparta, Mersin, Adana, Gaziantep entegre sağlık tesisleri ile fizik tedavi rehabilitasyon, psikiyatri ve yüksek güvenlikli adli psikiyatri hastaneleri ihaleleri bulunuyor.  

Türkiye'de sağlık alanında hızla yaygınlaştırılan ve çok büyük miktarda kamu kaynağının özel şirketlere aktarılmasını sağlayan kamu özel ortaklığı İngiltere'den model olarak alınmıştır. Ancak İngiltere'de Parlamento, yolsuzluk, hatalı muhasebeleştirme, kamu maliyesi açısından ciddi risk oluşturması, kamu yararına aykırı uygulamalar konusunda yoğun şikâyetlerin olduğu KÖO uygulamasına yönelik olarak bir Araştırma Komitesi kurulmasını kararlaştırmıştır. ( http://www.guardian.co.uk/politics/2011/apr/26/pfiinquiry-commons-select-committee 11.6.2011 )

Nisan 2011'de yayımlanan Avam Kamarası raporunda Quenn Alexandra hastanesinin, kira ödemelerinin neden olduğu mali güçlükleri aşmak için 700 personeli işten çıkardığı belirtilmektedir (House of Commons, 2011: 22). İngiltere'de Peterborough ve Stamford Hastaneleri Birliği kendisine bağlı KÖO hastanesinde kira ödemelerine bağlı olarak hekimlerin ve hemşirelerin de bulunduğu 300 personeli işten çıkarma kararı almıştır. İngiltere'de ulusal sağlık hizmetleri alanında Şubat 2008'de imzalanan toplam 93 anlaşmadaki toplam yatırım tutarı 10 Milyar Sterlin'in biraz üzerindedir. Bu anlaşmalar çerçevesinde Ulusal Sağlık Hizmeti tarafından 38 sene boyunca özel sektöre yıllık ödemeler yapılacaktır. Yapılacak yıllık ödemeler toplamı 2029 yılında 2 Milyar Sterlin'e ulaşacak ve toplamda yapılacak ödemeler ise 57 Milyar Sterlin olacaktır.      

Sonuç olarak, kamusal sağlık hizmeti altyapılarının neden bu yöntemle yaptırıldığına ilişkin bir “gerekçe” mevzuatta bulunmamaktadır. Kaldı ki Sağlık Bakanlığı ve özel olarak ihaleleri yapan Kamu Özel Ortaklığı Daire Başkanlığı da Yönetmeliğin 5. Maddesinde kural olarak konulan “şeffaflık”, “kamuoyunun bilgilendirilmesi” kurallarına uymamakta ısrar etmektedir. İhalelerde belirlenen yıllık kiralar ve sözleşme içerikleri kamuoyuna açıklanmamaktadır. Hatta Türk Tabipleri Birliği tarafından Sağlık Bakanlığı'na 4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu'na dayalı olarak yapılan başvurular “ticari sır” gerekçesiyle yanıtsız bırakılmaktadır. Sağlık Bakanlığı'nın önümüzdeki 30 yıl için borçlanmamıza neden olan, sağlık hizmetinin sunumu ve sağlık çalışanlarının statüsünü tümüyle değiştirecek uygulamalara karşı tutumunu en iyi açıklayan belge ise Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından verilen yanıtta bulunmaktadır: “Henüz düşünce aşamasında olan ve kamuoyunu ilgilendirmeyen yapım işleri hakkında bilgi verilmesine gerek olmadığı, hastanelerin yapılacağı taşınmazların kime ait olduğu bilgisinin ise özel hayatın gizliliği ve ticari sır kapsamında değerlendirilmesinin uygun olacağına karar verilmiştir”.   

* TTB Hukuk Bürosu

İlaç Politikalarındaki Değişim

Sağlık alanı, evrensel olarak sosyal devletin sorumluluğunda tanımlanmıştır. Buna karşın küreselleşme süreci, bu hakkı ciddi oranda tahrip etmiş ve sağlığı piyasa eli ile gerçekleştirerek, kamu acısından düşük maliyetli hale getirme çabalarını gündeme getirmiştir.

Metin Çelikhan*

Bugün sağlık sistemi ‘verimlilik' ve ‘performans' üzerinden değerlendirilmektedir.  

İhtiyaçların tespitini yapan merkezi kurumlar, artık rotalarını topluma göre değil, borsaya göre belirlemektedir. Karlılığın temel olduğu bu sistemde maliyeti azaltmanın temel iki yolu söz konusudur: Birincisi, kamunun yükünü azaltmak için sağlık alanını çalışanları ile birlikte daha fazla özel sektöre kaydırmak, ikincisi ise kamuda çalışanların ücretlerini baskılamak.  
Bu noktada, eczacılık mesleğinin geçirdiği özgül dönüşümü tarif etmek özel bir önem taşımaktadır.  

Bugünkü eczacılık modelinde, ağır bürokratik ve ekonomik yükler nedeniyle, eczacılar bir sağlık danışmanı olarak hizmet sunamaz hale gelmiştir. Beş yıllık ağır bir eğitim alan eczacıların, ilacın yalnızca sunucusu konumuna getirilmiş olması her şeyden önce bu zorlu ve uzun eğitimin toplumsal maliyeti acısından rasyonel görünmemektedir. Eczacıları, aldıkları eğitim ile doğru orantılı bir sağlık hizmet danışmanı rolüne kavuşturmak, hem kamu hem de toplum yararının ve elbette mesleki faydanın arttırılması anlamına gelecektir. Ancak giderek arttırılan kontenjanlar ve yeni açılan fakülteler eczacı sayısında hızlı bir artışa yol açarak eczacıların mesleklerini insanca koşullarda yapabilecekleri ortamı yaratabilmelerinin önüne geçmektedir. Ayrıca bir dönem sağlıkta alınan katkı paylarının eczanelerde alınması halkın sağlığın özelleşmesine dair tüm tepkisini eczacılara yöneltmesine sebep olmuş, eczacılar zor durumda bırakılmıştır.

Önlemeye değil tedaviye dayalı bir yaklaşım benimseyen ülkelerde, ilaç harcamaları sağlık harcamalarının çok önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Kuskusuz sağlık harcamalarındaki artış, ilaç harcamalarındaki artısı da beraberinde getirmektedir

2004 yılından bu yana uygulanan Sağlıkta Dönüşüm Programı, temel olarak hastaların sağlık hizmetinde hem katılımcı olarak ödedikleri payı artırmak hem de temel sigorta paketleri yaratarak bu maliyeti azaltmak amacını taşımaktadır. İlaç alanında ise bu dönüşüm temel olarak SGK'nın kurulması ile ete kemiğe bürünmüştür. Bedeli geri ödenecek ilaçlar, ilaç fiyatlarının düşürülmesi, ilaç firmalarının kamuya yaptıkları iskonto aracılığıyla hem eczacı kârının azaltılması hem de kamunun ilaç alım fiyatlarının kontrol altında tutulması, global bütçe uygulaması ile firmalara neredeyse pazar payları kadar sabit ödeme yapılması, ilaç yazım koşullarının ağırlaştırılması gibi tedbirler, Sağlıkta Dönüşüm'ün ilaç maliyetlerini azaltmak yönünde attığı adımlardır.

İlaç alanında da bu geçtiğimiz dönem içinde hem fiyatlandırma, hem de geri ödeme politikaları radikal bir biçimde değişmiştir. Bu sürecin ülkemizde merkezi bir politika olarak gündeme gelmesinin en somut göstergelerinden biri, global bütçe uygulamasıdır. 2009 yılından beri uygulanmakta olan global bütçe modelinin temeli, sağlık hizmetinin tümüyle vatandaşlardan elde edilen ‘gelirler' yoluyla sağlanmasıdır. Bu gelirlerin temelinde primler ve cepten ödemeler bulunmaktadır. Global bütçe uygulaması ilaç maliyetleri üzerinde bir baskı oluşturmakta, bu baskıyı ortadan kaldırmaya yönelik politikalar genelde sağlık hizmetini aksatacak etkiler göstermektedir.

Diğer yandan, bu adımlarla birlikte çokça tartışılan, adına OTC denen bazı ilaçların tamamen eczane, dolayısıyla da geri ödeme sisteminin dışına çıkartılması, marketlerden ya da drugstore'lardan satılmaya başlanması ve ilaçta reklâmın serbest bırakılarak bu kalemdeki ilaçların satısının pompalanması, böylelikle de ilaç şirketleri için hala cazip bir pazar olmayı korumaya yönelik tedbirler alınmasına yönelik girişimler söz konusudur. Eczacılar “zararsız” kabul edilen ilaçlar olan OTC tanımını kabul etmemektedir. Hiçbir ilaç, hasta tarafından kendi kendine tedavi amacıyla kullanılamaz.

İster reçeteli ister reçetesiz olsun, ilacın reklâmının yapılmasına izin verilmemelidir:

İlacın reklâmının tek bir amacı vardır: ilacın tüketimini arttırmak. İlacın reklâmının yapılması, kişinin kar amaçlı reklâmlar yoluyla kendi kendine tedavi yoluna gitmesine neden olur. Ancak yan etkisi olmayan ilaç yoktur. Bu durum, halk sağlığının geri döndürülemez ve engellenemez bir biçimde bozulması anlamına gelmektedir.

Diğer yandan ilacın reklâmının yapılması ilaç fiyatlarının yükselmesi ve yeni sağlık ihtiyaçlarının ortaya çıkmasına neden olur. Bu sağlık harcamalarının orta ve uzun vadede artması, ilaç fiyatlarının yükselmesi ve güçlü uluslararası sermayenin reklâm yoluyla ulusal pazarlara daha da hâkim olması anlamına gelir.

Sağlık politikalarının ana hedefi halk sağlığının korunması, herkesin eşit, ulaşılabilir, kaliteli ve etkin sağlık hizmetine ulaşması olmalıdır. Bu hedeflere ulaşırken hasta güvenliği acısından risk oluşturmayacak maliyet etkili çözümler sunulması ise sağlık sisteminin daha başarılı, daha geniş kapsamlı ve sürdürülebilir olmasına katkı sağlayacak bir etken olarak düşünülmeli, asla toplum sağlığının korunması ana hedefinin önüne hiçbir şey geçmemelidir.

Sağlık çalışanlarının sesine kulak vermeyen, örgütlülüklerini sindirmeye çalışan ve toplumda onları değersizleştirmeye çalışan bir siyasal anlayış, eczacılar için; hem insan hem de sağlığı görmezden gelen bir yaklaşımdır.  

Bizler eczacılar olarak, toplumun ilaca ve sağlığa, sağlıklı bir biçimde ulaşması için, hem kendi sağlığımızı, hem de hastalarımızın sağlığını korumak için, sağlık alanında tek mümkün yapısal dönüşümün; hasta merkezli, akılcı ilaç kullanımına dayalı, ilacın metalaşmasını ve ticarileşmesini reddeden bir anlayış üzerine inşa edilebileceğine inanıyoruz. Bunun içinse kendi çıkarımızın diğer sağlık çalışanlarının ve halkımızın çıkarından ayrı tutmadan, kamusal ihtiyaçlara göre düzenlenmiş, nitelikli, ücretsiz ve ulaşılabilir sağlık hizmeti talep ediyoruz.

*Ege Ünv. Eczacılık Fak.

Türkiye'de Aile Hekimliği Uygulamasının Ebelik Mesleğine Etkisi - Sabriye Suna *

Türkiye'de son 30 yıldır sağlık hizmetleri örgütlenme modelinin yapısını değiştirmek üzere çalışmalar yapılmış ve son 10 yılda bu hazırlıklar tamamlanıp uygulamaya geçilmiştir.

Bu alanda yapılan reformlar hizmetin alınan vergilerden değil, ödeyebilenlerin prim ve katkı paylarından karşılanmasını, sağlık hizmet sunumu ile finansmanın ayrılmasını, sağlık kurumlarının özelleşmesini, rekabeti kolaylaştıran bir sistem oluşmasını, performansa dayalı ödemenin yaygınlaşmasını içermektedir. Bu köklü değişimin ana unsurlarından birisi de birinci basamak sağlık hizmetlerinin “AİLE HEKİMLİĞİ” uygulamasına dönüştürülmesidir. Yaşanan bu değişim tüm sağlık çalışanlarında olduğu gibi ebelik mesleğini ve ebelerin çalışma koşullarını olumsuz yönde etkilemiştir.  

Türkiye'de birinci basamak sağlık hizmetleri,1961 yılında çıkarılan 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun ile kurulan sağlık ocaklarında ekip hizmeti ile sunulurken “Aile Hekimliği” uygulamasında hizmet sunumu; aile hekimi ve aile sağlığı elemanından ikili hizmet sunumuna dönüşmüştür. Aile sağlığı elemanı olarak anılan ebelerin diğer sağlık çalışanlarının görev ve sorumluluklarını yerine getirmek zorunda kalmaları çoklu görev ve iş yoğunluğunun yanında mesleğe özgü görevleri yerine getirememelerine neden olmaktadır. Ebelik mesleğini “Aile Sağlığı Elemanı” olarak tanımlamak sadece isim değişikliğinden ibaret olmayıp yetki ve sorumluluklarla da önemli değişiklikler oluşturmuştur. 224 sayılı yasada ebelerin görevleri kapsamında yer alan; gebe,loğusa ve bebek izlemi,bağışıklama hizmetleri yeni uygulamada aile hekiminin görevleri içinde tanımlanmış olup ebelere bu hizmetlerde hekime yardımcı olma sorumluluğu verilmiştir.Aile hekimliği uygulaması ebelerin çalışma koşulları açısından ele alındığında sözleşmeli çalışma, esnek istihdam ve esnek mesai gibi uygulamalardan kaynaklı güvencesiz çalışma koşulları getirmiştir. Bu sistem ebelerin elini kolunu bağlayarak özelliksiz iş yapmayı zorunlu kılmaktadır. Çok yıpratıcı ve yorucu iş koşulları, işin niteliği ile değil niceliği ile değerlendirildiğimiz çalışma koşulları biz sağlık çalışanlarını tükenme noktasına getirmektedir..  

Özetle yeni sistemde çalışmakta olan ebeler; esnek mesai, esnek istihdam, güvencesiz çalışma, artan iş yükü ve çalışma koşulları nedeniyle özlük hakları kayıpları ve bağımsız mesleki rol kayıpları yaşamaktadırlar.  

Meslek profesyonelliğini yitirip, ebeler aile hekiminin yardımcısı durumuna getirilmiş ve meslek adına olumsuz değişikler olmuştur. ”Aile Hekimliği Sisteminin” uygulanması mesleki görevlere uygun olarak çalışmayı engellediği gibi, aynı zamanda toplum sağlığını değersizleştiren uygulamaları da içermektedir. Artık aile hekimlerinin “yeri geldiğinde temizlik de kahve de yapabilecek”  –yardımcı sağlık personeli- çalıştırmak için kendi biçtikleri fiyatlar dahilinde ebe-hemşire-acil tıp teknisyeni arayışına çıktığı günleri yaşamaya başladık. Mesleki bağımsızlığımıza, onurumuza ve halk sağlığına yıkım getiren bu uygulamaların biran önce son bulmasını talep ediyoruz.

*Ege Üni.Sağlık Bilimleri Fakt. Ebelik Bölümü   

Bizi Neler Bekliyor? Ne Yapmalıyız?

Çevreyi, çalışma hayatını, barışı ve demokrasiyi, adaleti, sağlığı, soysal güvenliği ve eğitimi, suyu, havayı, toprağı ve tarımı “herkese sağlık güvenli ve güvenceli gelecek” şiarı etrafında sosyalleştirme, siyasileştirme mücadeleyi toplumsallaştırma zamanıdır.

2012 Sağlık Gündemi  
Bizi Neler Bekliyor? Ne Yapmalıyız?

Dr. Hüseyin Demirdizen*

Mevcut durum: siyasi, ekonomik, toplumsal, sosyal ortam sağlık ortamının bu günkü durumu;  

•    Vatandaş ve sağlık çalışanları için Yeni düzenlemeleri neler getiriyor, olası etkileri neler olur.  

•    Küresel kriz nasıl gelişebilir, olası etkileri, sonuçları vb. Biz ne durumdayız, neler yapabiliriz?

“Siyasi bir çalışma alanı olarak sağlık” ya da “sağlık hakkı mücadelesinin toplumsallaştırılması”  

Propaganda dili olarak sağlık,

— Var olanı Teşhir ve deşifre etmek, Açık Sorunlar, muhtemel sorunlar vb.  
— Kendi anlayışımız ve ideolojimiz olarak sağlık ve sağlık ile ilgili hedefler, bunların nasıl ve hangi araçlarla hayata geçirileceğine ilişkin yol haritası,
Sağlığımız sahip olduklarımızın ürünü, hastalıklarımız yoksunluklarımızın sonucudur. Sağlıklı hizmeti olarak yeniden Temel Sağlık Hizmetine odaklanmalıyız.

Bunun için;  

•    Sağlıklı bir toplum, onurlu bir yaşam için demokrasi ve toplumsal barış.

•    Yaşanabilir temiz ve güvenli bir çevre,   

•    İnsanca yaşamak için yeterli ve güvenceli bir gelir, güvenli bir çalışma hayatı,  
•    Yeterli ve dengeli bir beslenme (üretimden, sofraya),  

•    İnsan onuruna ve sağlığına uygun barınma,  

•    Yeterli ve sağlıklı içme kullanma suyu,  eğitim, toplumsal barış,

•    Kamusal bir güvence ile kapsamlı, entegre, nitellikli, eşit, ulaşılabilir bir sağlık bakım hizmetinin sürekliliği, vb. talepleri teşhir ve propaganda dilinden ortak mücadele ve program diline dönüştürecek bir çalışma yürütmeliyiz.   

Biz hayatlarımızdan ve hastalıklarımızdan ticaret yapılmasını değil, sağlığımıza ve geleceğimize yatırım istiyoruz.

İnsanlar ne diyor, istiyor?

— Hastalanmak istemiyorum. ?  

— Hastalandığımda doktora ve ilaca kolayca ulaşmak istiyorum.   

•    Peki, neden hastalanıyoruz? Hastalanmak kaçınılmaz bir sonuç, ya da iş kazaları gibi kader midir?  

Kimler, Ne zaman daha çok hastalanıyorlar, ya da hastalıklarda başbakan Erdoğan gibi yoksulları, işsizleri, evsizlerimi çok seviyor.  

•    İyi ve nitelikli bir tıbbı bakım alabiliyor muyum?  

Hastaneye ve doktora ulaşman, daha kolay ilaç ve tıbbı işlem yaptırman  “iyi ve nitelikli sağlık bakımı” almanı sağlamayabilir.

Engelsiz ve kısıtlama olmadan tedavi ve sağlık bakım hizmetlerine ulaşabiliyormuşsun?  

•    Aldığın hizmete güvenebiiliyormusun?

•    Neden daha çok hastaneye ihtiyacımız var?

•    Bu gün sağlığımız daha mı iyi?

•    Neden daha çok ilaç kullanmak zorundayız.

•    İlaç daha ucuzlatıldı ise biz neden ilaca çok para ödüyoruz, harcama yapıyoruz.

•    Neden daha fazla ameliyat yapılması, tıbbı girişimsel işlem sağlığımız için daha iyi olsun.

•    İktidar edenler diyor ki sağlık hizmetlerinden memnuniyet artıyormuş. Öyleyse Neden memnuniyetini her geçen gün daha da artan öfke ve şiddet ile ifade ediyorsun.

Çünkü bizim emeğimiz gibi senin de umudun, bedenin ve sağlığın her geçen gün daha fazla sömürülmektedir.   

Çünkü küresel sermaye ve AKP hükümeti sağlığımıza kaynak ayırmıyor, yatırım yapmıyor, hastalıklarımızdan ticaret yapıyor.

Sağlık ve hastalıklar üzerinden politika yapmak AKP karşıtlığında bir işe yarar mı? Hastalık ve tedavi paradigması üzerinden kolay değil, sağlık, sağlıklılık, iyilik hali ve iyilik için yapılması gerekenler üzerinden, yoksulluk, işsizlik, çevre ve yoksunluğun sağlık ve hastalık ilişkilerini daha doğrudan göstermek, yani çevreyi, çalışma hayatını, işsizliği, yoksulluğu, eşitsizliği, adaletsizliği, savaşı ve şiddeti, baskıyı sağlık/sağlıksızlık üzerinde odaklayarak toplumsal mücadelenin odağına alarak ortak bir örgütleme platformu oluşturarak siyasallaştırmak.

Toplumun sağlık gündemini  

1. Hastalıkları ve tedavi süreçleri ilgili sorunlar

AKP hükümetinin küresel sermayenin beklentileri doğrultusunda uygulamaya devam ettiği sağlıkta dönüşüm programında, 2012 başında geciktirilerek uygulamaya sokulan SSGSS yasasının bazı maddeleri ve 2 Kasım 2011'de çıkarılan darbe ürünü, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile bir dönemin sonuna gelinmiş, Sağlıkta piyasalaşmanın ve işletmeleşmenin önündeki engeller kaldırılmıştır. KHK sürecinde Sağlık örgütlerinin ve halkın örgütlü kurumlarının görüşünün alınması biryana, meclisten, hatta kendi milletvekillerinden bile kaçırılmıştır. Bir yandan bunlar yaşanırken, toplumun tüm muhalif örgütlerini de; baskı, sürgün, gözaltı, tutuklama furyaları, gaz bombaları ve coplarla sindirmekte, baskı altına almaktadır.  

Artık Türkiye sağlık ortamı başka bir evrededir, korunması gereken bir haktan, kamusallıktan, yarı kamusallıktan söz edebilmek neredeyse mümkün değildir.  

Bu sistemde;  

— Sağlık ve sosyal hizmet emekçilerinin iş, ücret ve gelecek güvencesi ortadan kaldırılarak esnek, kuralsız ve güvencesiz, sözleşmeli çalışma dayatılmaktadır.
— Hastaneler sınıflandırılmakta, emekçiler ve yoksul halk başta olmak üzere herkes, parasına göre başvuracağı hastanelere göre sınıflara ayrılmaktadır.
— Yoksulların ve düşük gelir gruplarının sağlık hizmetlerine erişimi zorlaşması, yok olması bir tarafa fark ücretlerini ödeyemeyen orta gelirli vatandaşların bile bazı hizmetlere ulaşması mümkün olmayacaktır.

AKP hükümetinin, “SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM” diye süslü laflarla Türkiye'ye yutturmaya çalıştığı sistemde reklam/masal dönemi bitti. Şimdi asıl film oynamaya başlıyor. Sağlık sisteminin cilası dökülerek gerçek yüzünün ortaya çıkacağı bir dönme girilmiştir.

— Artık yoksulluk testinden geçemeyen yurttaşlarımız, yoksulluk testinden geçse bile 3 TL aile hekimlerine reçete bedeli,8–15 TL hastane katılım payı, %30–70 sınıflandırılmış özel sağlık kurumları hizmet farkı bedelleri ve üstü, istisna hizmetleri,  otelcilik ve özel işletme giderleri, ilaç başı ilave ödemeler, eş değer ilaç ve tıbbı malzeme fark bedeli vb adlar altında alınan ilave ücretlere giderek artan oranda kapsam dışında bırakılan ve bırakılacak ödemesi SGK tarafından yapılmayacak hizmetler eklenecektir.

Şüphesiz liste bunlarla sınırlı değildir. Bugüne kadar acillere başvuru ile ücretsiz yararlanıldığı ifade edilen hizmetler için acil durumun sona ermesinden sonra yapılacak hizmet bedelini ödeyeceğine ve SGK'dan istemeyeceğine dair senetler peşinen imzalattırılacaktır.

— Vakıf görevlileri yoksulluk testi için evlere, mutfaklara girecek, vatandaşın boğazından geçenleri, kontrol edecektir.  

— Primini öde(ye)meyen vatandaşların evine, işyerlerine icra memurları gelecek zorunlu aylık (35–215 TL) pirim borçlarını tahsil edeceklerdir. Bu buna benzer uygulamaların yaratacağı ekonomik, sosyal, hukuki sonuçlar benzer pek çok uygulamada olduğu gibi eşitsizlikler ve adaletsizlikler zemininde sosyal, siyasi baskı ya da oy avcılığı için suiistimal edilecektir. (yeni makarna,kömür vb.)  

—  Giderek daha da genişleyerek kapsam dışında bırakılacak ilaç, tıbbı malzeme ve tıbbı işlem listesinin yanı sıra ve son düzenlemeler ile belli tıbbı iş ve işlemlerde yetişmiş hekim insan gücünün özel hastanelere, vakıf tıp fakültelerine geçmiş olması nedeniyle zorunlu/gönüllü özel hizmet alma zorunluluğu daha CEO yönetiminde kamu hastane şirketleri devreye girmeden binlerce liralık ek ödeme yapmadan hizmetten yararlanamama durumunu ortaya çıkarmıştır.

Sağlık ortamı ve hastaneler daha fazla piyasalaştırılıp, ticarileştirilerek sağlık alınıp-satılan mal haline getiriliyor. Başbakanın dediği gibi, “ne kadar para o kadar köfte” dönemi, yani paran kadar sağlık dönemi başlatılıyor.

Bu ilişkinin ve ortamın bir taraftan bu güne kadar olduğundan daha kapsamlı ve yoğun bir işletme- ticaret baskısına yol açarak mesleki özerklik ve mesleki değerlerde erozyona,  diğer taraftan sağlık ortamındaki gerilimi, güvensizliği ve şiddeti artırarak sağlık çalışanları üzerinde ek sorunlara yol açtığı ve açacağı açıktır.

Bizim sağlık gündemimiz

Birinciye ek olarak sağlığa ve iyilik haline odaklanmak  

1. Sağlıksızlığa ve hastalıklara yol açan durum ve sorunlar kriz ortamında daha da derinleşecektir.

Ülkemizde ki başlıca sağlıksızlık nedenlerine baktığımızda;

•    İşsizlik, yoksulluk, yoksunluk. Çalışabilir durumdaki 3 kişiden biri işsiz, çalışanların %45 nin kayıt dışı çalıştığı, gelir dağılımı ve yoksulluk düzeyi en kötü ülkeler arasındaki liderliğini koruyor.

•    Çatışma, savaş, şiddet, göç gibi sosyal, toplumsal olaylar  

•    Deprem, sel, kuraklık gibi doğal olaylar

•    Çalışma koşulları ve ortamlarında yaşanan olumsuzluklar; esnek ve güvencesiz çalışma, uzun çalışma süreleri, ücretlerdeki ve sosyal haklarda gerileme, işçi sağlığı ve işçi güvenliği ile ilgili sorunlar, meslek hastalıkları ve iş kazalarındaki artışlarda Avrupa'da ilk sıralarda dünyada üçüncüyüz.  

•    Barınma sorunları,

•    Beslenme sorunları 10 milyona yakın yurttaşımız açlık sınırının altında 14 milyon yurttaşımız sürekli açlık tehdidi altında, nüfusun %70'i yoksulluk sınırında yaşamaktadır.

•    Sağlıklı ve yeterli içme ve kullanma suyu; sürekli artan yer altı ve yer üstü su kaynaklarında kirlilik, artan kuraklık ve hes'ler nedeniyle yaşanan ve yaşanacak su sorunları.

•    Fiziki ve doğal çevrenin kirlenmesi; çevre giderek artan bir ve yaygılıkta kirlenmeye devam etmektedir.

2. Sağlığa giden yol barış ve demokrasiden geçer

Yıllardır devam eden şiddet ve çatışma ortamı onbinlerce yurttaşımızın ölmesi, yüz binlerce yurttaşımızın yaralanması, sakatlaması, milyonlarca vatandaşımızın yaşam ve geçim ortamlarının, alanlarının tahrip edilmesi sonucu göçe zorlanmaları ya da göç etmek durumunda kalmaları nedeniyle işsiz, evsiz kalmasına, yoksullaşmasına yol açmıştır. Yılladır devam eden şiddet ve çatışma hali bireylerin ve toplumun ruh sağlığının, toplumsal barışın bozulmasına yol açmaktadır.  

Çatışma ve güvensizlik ortamında, ötekini kendisi için tehdit olarak algılayan, algılatılan bireylerde ve toplumda öteki olanının, tehdit oluşturanın etkisizleştirilmesi, ortadan kaldırılmasına yönelik istekler büyürken bu durum şiddeti resmi ve sivil düzeyde meşrulaştırmaktadır. Şiddet bir sorun çözme yöntemi olarak giderek tüm yaşantımıza ve ilişkilerimize egemen olmakta ve yaygınlaşarak sosyal ve toplumsal hayatı zorlaştırmakta ve sağlığımızı ve geleceğimizi tehdit etmektedir.

3. İşsizlik, yoksulluk ve eşitsizlik günümüzün en önemli sağlık sorunlarıdır

— Ülkemiz gelir dağılımında ki bozukluk ve işsizlikte ilk sıralardaki yerini korurken, iş kazaları ve meslek hastalıklarında Avrupa'da birinci dünyadaki üçüncülüğümüz devem etmektedir.

— İşsizlik ve yoksulluk hastalık ve ölüm nedenleri arsındaki yerini ve önemini korurken, bu durum bireysel ve toplumsal sağlığımız yanında toplumsal barışı da tehdit etmektedir.

— Küresel kriz ortamında artan işsizlik ve yoksulluğun sağlıksızlığa ve yeni hastalıklara neden olduğu, var olan hastalıkları ağırlaştırarak sağlık durumunu/düzeyini daha da kötüleştirdiği,

Sağlığını ve Çalışma gücünü /durumunu kaybeden insanların  (kendi adına ve güvencesiz çalışanların gelirlerinin kaybolması, güvenceli çalışanların gelirlerinin azalması anlamına geliyor)  ve ailelerinin yoksulluğunu, yoksunluğunu ( orta ve uzun süreli iş kaybı sosyal güvencesizliği beraberinde getiriyor.) artırdığı pek çok çalışma ve gözlemle anlaşılmıştır.  

Diğer taraftan her adımı paralı hale getirilen tedavi ortamında bedelini ödeyemeyen hastaların tedavisiz kalarak hastalıklarının ve sağlık sorunlarının ilerlediği, bu durumun giderek artan komplikasyonlar, organ ve fonksiyon kayıpları ile çalışma gücünü ve yaşamı tehdit ettiği,    sağlık yükünün ve sağlık harcamalarının artmasına yol açtığı bilinmektedir.

4. Sağlıklı ve temiz bir çevre (sosyal ve fiziki çevre) olmadan sağlıklı olmamız, sağlığımızı korumamız mümkün değildir

Dilovası, Ergene havzası,  Eti Gümüş madeni, Japonya'da deprem sonrası ortaya çıkan nükleer santral faciası, petrol platformları ve tankerlerden sızma? Sonucu meydana gelen çevre felaketleri, küresel iklim değişikliği vb. toprağın, suyun, havanın kirle(tilmesi)nden kaynaklanan çevre sorunlarının “doğmamış bebeklerimizin kakalarına ve annelerin sütüne bulaşarak doğumdan ölüme bütün yaşamı etkilediği bilinmektedir. Kimyasal, biyolojik, fiziksel kirlenmeler sonucu kapalı bir ekosistem olan dünyamızda Besin zinciri, su, hava ve direk temas yoluyla başta kanser, solunum yolu hastalıkları, cilt hastalıkları, alerjik hastalıklar, kalp damar hastalıkları ve zehirlenmeler gibi akut ve kronik sağlık sorunlarına yol açarak sağlığımızı, yaşamımızı ve geleceğimizi tehdit ettiği bilinmektedir   5. Emek sömürüsü ve çalışma yaşamının sorunları neoliberal saldırının en temel alanıdır

Çalışma hayatının kuralsızlaştırma, güvencesizleştirme, esnekleştirme ve örgütsüzleştirme gibi sorunları neoliberal politikalara itiraz etmeden, genel mücadelenin temel taleplerinden ve bileşenlerinden biri haline gelmeden/getirilemeden çözülemez.

Çalışma koşulları ve ortamlarında yaşanan olumsuzluklar; esnek ve güvencesiz çalışma, uzun çalışma süreleri, ücretlerdeki ve sosyal haklarda gerileme, işçi sağlığı ve işçi güvenliği ile ilgili sorunlar, meslek hastalıkları ve iş kazalarındaki artışlarda Avrupa'da ilk sıralarda dünyada üçüncüyüz

Açlık düzeyinin bile altında belirlenen asgari ücret bile milyonlarca işsiz vatandaşımız için bir umut, işverenler için çalışanın terbiye edildiği bir olanağa dönüşmekte, uzun çalışama süreleri, ağır ve kötü çalışma koşulları genel hastalık ve sağlık sorunlarını artırmanın yanı sıra, iş kazaları ve meslekten kaynaklı hastalık, sakatlık ve ölümlerde de artışa yol açmaktadır.   

Tuzla tersanelerindeki iş kazları/cinayetleri, kot işçilerinin dramı, binlerce kömür madeni işçisinin yaşadığı ölümlü iş kazaları ve meslek hastalıkları olayları ve yapılan incelemeler hazırlanan raporlar göstermiştir ki hemen tamamı neoliberal politikalar sonucudur. Üretim maliyetlerinin düşürülerek karlılığın artırılması için bilerek ve isteyerek yani taammüden uygulanan kirli teknolojiler  (asbestli gemilerin sökülmesi ve onarımı ) kötü çalışma koşulları, (bireysel koruyuculardan ve ergonomik çalışma koşullarından yoksun) ve çalışanlara dayatılan kölelik düzeni (uzun çalışma saati, düşük ücret ve güvencesiz, taşeron çalışma ) sonucu onlarca genç insan önlenebilir nedenler sonucu ölmekte, sakatlanmakta ve hastalanmaktadır.   

Düşük ücret ve güvencesiz olarak yoğun bir çalışma temposu içinde çalışan işçiler gelirlerini artırmak için fazla mesai adı altında (iş bulabildikleri zaman) daha uzun süre çalışmayı kabul etmekte, küçük tasarruflar için uygun olmayan barakalarda toplu olarak yaşamakta, yeterince dinlenememekte ve yeterli ve sağlıklı beslenememektedirler. Yorgun, uykusuz, halsiz ve gelecek güvencesizliği içinde kaygılı, anksiyeteli ve yoğunlaşma eksikliği içinde çalışmaya başlamakta ve sözde dalgınlık, dikkatsizlik vb nedenlerle iş kazaları artmaktadır.

Çalışma ortamı ve koşulları demokratikleştirilmeden toplumsal barış sağlanamaz.

Bireysel, sosyal ve toplumsal haklar korunamaz ve daha ileri kazanımlar elde edilemez.  

Etkili bir Toplumsal muhalefet ve birleşik mücadele olmadan da çalışma hayatı demokratikleştirilemez. Egemenler taviz vermeye zorlanamaz.

Özetle; tek merkezden ve aynı amaçla sağlığımıza hayatımıza, topluma ve doğaya yönelik bu talan, tahrip ve sömürü politikasına tepkilerimizi, isteklerimizi, mücadelelerimizi ortaklaştırmak ve mücadelelerimizi birleştirmek ile mümkündür. Bugün, yıllardır alanlarda ifade ettiğimiz tek başına kurtuluşun mümkün olmadığına dair şiarımız hem anlaşılır hem de yeterince çaba gösterirsek gerçekleşebilir bir durumdadır.  Örgütlerimize ve örgüt yöneticilerimize düşen görev; üyelerinin, alanlarının ve örgütlerinin özgün sorunlarıyla sınırlı kalmayan ve hatta bu sorunları ve talepleri daha genel ve ortak taleplerle uyumlaştırarak birleşik mücadeleye ve ortak geleceğe taşıma zorunluluğu ve sorumluluğudur. Aynı yere ve yöne akamazsak, damlaların buharlaşmasını ve emilmesini önleyebilsek bile, küçük dereciklerin birleşmesiyle oluşan selin yıkıcı gücüne ulaşamayacağımız açıktır.

Çevreyi, çalışma hayatını, barışı ve demokrasiyi, adaleti, sağlığı, soysal güvenliği ve eğitimi,   suyu, havayı, toprağı ve tarımı “herkese sağlık güvenli ve güvenceli gelecek” şiarı etrafında sosyalleştirme, siyasileştirme mücadeleyi toplumsallaştırma zamanıdır.

Zorunlu GSS Kapsamındaki Zorlu Gelir Testi İşlemleri

Genel Sağlık Sigortalısı olmayanlar ile Genel Sağlık Sigortalılığı statüsü sona erenler ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin ne kadar prim ödeyecekleri yapılacak olan gelir testi sonuçlarına göre belirlenecektir.

 

Dr. Ergün  DEMİR *
Dr. Veli ATANUR **  

Gelir testi yaptırmak için müracaat ettiğiniz Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarınca, 11 ayrı kurum ve 25 farklı sorgulamayı bilgi sistemi üzerinden yapıldıktan sonra, geliştirilen gelir- harcama tespit ölçütleri için 70 soruyu cevaplamanız gerekmektedir.  

Gelir Testini Geçebilmek için;

Oturduğunuz konutun baraka olması, yemeklerinizi tezekle pişirmeniz, kullandığınız ev eşyalarının ikinci el veya bağış olması, mutfağınıza et, süt, meyve ve sebzenin ayda bir girmesi, gıda-giyim-yakacak ödemelerini taksit veya borçla ödeyebilenler, elektrik- su ve telefon faturalarını ödeyemeyenler gelir testini muhtemelen geçerler ve GSS primleri devlet tarafından ödenir.

Açlık ve yoksulluk sınırı arasında yaşamını sürdürebilenler ise her ay 35TL -212TL arasında GSS primi ödeme zorunluluğu olup, Primini ödeyemeyenler ise hiçbir sağlık hizmeti alamayacaklardır. Prim ücreti ödemesi peşin olacaktır. Taksit, ikinci el, gecikme, kredi kartı ödeme uygulaması yok. Primini ödeyemeyenlere borç faiziyle birlikte icra dairelerinin yolunu, hastanelerin kapısını gösteriyorlar

Gelir Tespit Başvurusu;
 
Kişinin adrese dayalı nüfus kayıt sisteminde kayıtlı bulunduğu il veya ilçe sınırları içindeki vakıfa 31 ocak 2012 tarihine kadar yazılı baş vurulması gerekmektedir Gelir tespiti Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarınca yapılacaktır.

Gelir Tespitinde Esas Veriler;

Gelir tespitinde aile bireylerinin harcamaları, taşınır ve taşınmazları ile bunlardan doğan hakları da dikkate alınarak aile içinde kişi başına düşen gelirin aylık tutarı tespit edilir.

Gelir tespitinde aynı hane içinde yaşayan eş, evli olmayan çocuk, büyük ana ve büyükbabadan oluşan aile esas alınır.

Yaşları ne olursa olsun aynı hanede yaşayan evli olmayan çocuklar gelir tespitinde aile içinde değerlendirilir.

Öğrenim nedeni ile geçici olarak aynı hanede yaşamayan 25 yaşını doldurmamış  evli olmayan çocuklar öğrenimleri süresince aile içinde değerlendirilir.

Aile bireylerinden birinin veya bir kaçının genel sağlık sigortası olması diğer aile bireylerinin GSS iği için yapılacak gelir tespitinde esasa alınması engel teşkil etmez.  

Gelir testine tabi tutulacak kişi ile aynı hanede yaşamayan anne ve baba için bakmakla yükümlün olunsa dahi ayrı gelir tespiti yapılır.

Gelir Tespiti Yöntemi;
       
Gelir Tespit Yöntemi de, Bütünleşik Sosyal Yardım Hizmetleri Bilgi sistemi (BSYHP) üzerinden puanlama formülü esas alınır. Puanlama formülünde gelir, harcama ve servet verileri, kişilere ait taşınır ve taşınmazlar, sürekli olarak alınan nakdi sosyal yardımlar dikkate alınarak gelir tespit ölçütleri kullanılır.

Gelir Tespiti, Gelire Göre Değil Harcamalara Göre Yapılıyor;

Gelir tespit ölçütlerinde kullanılan “Hane Beyan Formu”nda oturduğunuz konutun özellikleri, konutta kullandığınız eşyalar, mutfağınıza girebilen gıdalar, harcamalarınızı ve ödemelerinizi nasıl yaptığınız esas alınıyor.

Konut Bilgileri;

Oturulan konutun türü, kime ait olduğu, kira ise ne kadar kira ödendiği, kaç odası olduğu, konutta kullanılan suyun nasıl tedarik edildiği, banyo ve duşun olup olmadığı, tuvaletin evin içinde mi dışında mı olduğu, ısınmanın nasıl sağlandığı, evde yemek pişirmede tüp gaz mı, tezek mi kullanıldığı, su –elektrik-telefon faturalarının ödenip ödenmediği sorgulanıyor.

Hangi Eşyalara Sahipsiniz ve Nasıl Temin Ettiniz?

Televizyon, buzdolabı, çamaşır makinesi, telefon, anten, cep telefonu, bilgisayar, fırın, elektrik süpürgesi, şofben, bulaşık makinesi, küçük tüp, internetiniz var mı? Var ise peşin mi, taksitle mi, ikinci el mi, yardımı aldığınız sorgulanıyor.

Gıda ürünlerini tüketme sıklığınız nedir?

Et ve ürünlerini, süt ve ürünlerini, sebze ve meyveyi haftada bir mi yoksa ayda bir mi tüketebildiğiniz sorgulanıyor.  

Ne Kadar Harcama Yapıyorsunuz ve Ödemelerinizi Nasıl Yapıyorsunuz?

Gıda, giyim, kira, yakacak, eğitim, sağlık, haberleşme, temizlik, ulaşım, su-elektrik-gaz, mobilya, ev aletlerine yılda ne kadar harcama yaptığınız ödemeleri peşin, taksit, kredi kartı, yardım veya borçla mı yaptığınız sorgulanmaktadır.  

Borç Bilgileri;

Nereye, ne kadar, niçin borcunuzun veya taksitinizin olup olmadığı, hanede kronik hastalığı veya özür durumu bilgileri ve hanede çalışan  kişilerin bilgileri  sorgulanmaktadır.  
   
Geçim Kaynağı, Aylık Gelir;

Devletin ödediği nakdi sosyal yardımlar; özürlü aylığı, güçsüzlük ve yaşlılık aylığı, engelli aylığı, evde bakım ücretleri.

Öğrencilere verilen burslar, emekli aylıkları, çalışan ücretleri, gelir olarak kaydedilir ve gelir testinde esas alınır.

Gelir Tespit Verilerinin Değerlendirilmesi;

Tespit edilen verilerin değerlendirilmesi 3294 sayılı sosyal yardımlaşma ve dayanışma teşvik kanununa göre il ve ilçelerde yer alan heyetler tarafından yapılır.  Heyet tarafından yapılan gelir tespiti sonucunda aile içinde kişi başına düşen gelir düzeyi elektronik sistem üzerinden SGK'na bildirilir. Gelir tespiti SGK tarafından başvuru sahibine tebliğ edilir.  

İtiraz: SGK tarafından tebliğ edilen gelir tespiti kararlarına karşı tebligatın yapıldığı tarihten itibaren 15 gün içinde gelir tespiti yapan vakfa yazılı olarak itiraz edebilir.  

Primlerin Ödenmesi: Genel Sağlık Sigortası tescilinin resen yapıldığı tarihten itibaren prim tahakkuk ettirilir ve ödeme yükümlülüğü başlar.

SONUÇ OLARAK:   Zorunlu GSS uygulamaları 01.01.2012 tarihinde uygulanmaya başlandı. GSS gelir testi uygulamasında halkımızın kıt kanaat oturduğu evin oda sayısından, mutfağında kaynayan aşa kadar göz dikildiği, yanıltıcı ve adam kayırmaya açık bir değerlendirme zihniyeti öne çıkmaktadır. Değerlendirme için kullanılan testin her fırsatta vergilendirilen gelir yerine hayatta kalmanın asgari gerekliliklerine yoğunlaşmış olması da bunun açık ispatıdır. Her fırsatta vatandaşını kayıt altına alarak vergilendirmekten çekinmeyen tahsildar devlet şimdi de hali hazırda kayıtlı vatandaşının tenceresine-penceresine göre GSS primi kesme peşindedir. Çünkü yaşamını ağır şartlar altında sürdüren vatandaşın geliri baz alınırsa yoksullukla yüzleşeceğini ve prim tahsil edemeyeceğini bilmektedir.  

AKP hükümetinin “Hayattaysan ocağında aş yerine yoksulluk da kaynıyorsa prim öde çünkü artık GSS var” zihniyetinin bir sonucu olan gelir testi uygulaması halkımızla açıkça paylaşılmamıştır: Ayrıca hükümet,  gelir tespit heyetinin kimlerden oluştuğunu ve testin değerlendirme usullerini halka yeterince açıklamak yerine adeta pusuda gün doldurmaktadır. Zira gelir tespiti başvurusu yapmayanlar en yüksek prim üzerinden borçlanacaktır. Sonuç zaten geçim sıkıntısı çeken çoğunluk bir kez daha kandırılmakta ve üstüne üstlük borçlandırılmaktadır.  
Özet olarak oturduğunuz konut baraka ise, banyosu yok ise, ümmimi tuvalet kullanılıyorsa, yemekler tezekle pişiriliyorsa bütün bu gelir ve harcamaların brütü kişi başına 295 TL nin altında ise GSS priminizi devlet ödeyecektir. Ancak bu zorlu testten geçebilen vatandaşlar her hastaneye değil sadece yoksulların gidebildiği E sınıfı (karlılığı düşük) hastanelere müracaat edebilecekler. Böylece yoksulla zengin arasındaki uçurum sağlık hizmetine erişimde de belirginleşecektir. Yani artık herkes her hastaneye gidemeyecektir.. Gerçekleri bilgi ve belgeleriyle kamuoyuna sunuyoruz.

* Sağlk ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası İzmir (SES) Şube denetleme kurulu üyesi     
**   SES   İzmir Şube Başkanı  

Sağlıklı Yaşam Tarzları Endüstrisi

Hastalığın nedenlerinin düzene ilişkin nedenlerinin görünmez kılınmasının sonucu olarak, suç bireyde ise ceza da bireye kesilmekte, sağlık hizmeti tamamen paralı halde getirilmekte ve her tür kamusal niteliğinden arındırılmaktadır.

Önder İşleyen

ABD'nin Körfez'e saldırısı 'savaşın ışık illüzyonunu' olarak sunulmasının başlangıcıydı. Bu illüzyon zaman içinde 'savaş endüstrisinin' içerisinde 'tüketici içine çeken' bir oyunlar ve mekanların oluşturulmasıyla 'gerçeklik' kazandı. ABD'de Taktik Tanklar denilen 'askeri eğlence parkı' bunlardan birisidir. 'Amerikalı Taktik Tanklar'da 8 500 dolar karşılığında bütün bir günü gerçek bir tankın içinde çeşitli 'misyonlar'ı yerine getirerek geçirebilir. Ayrıca, ordunun gezgin 'Özel Operasyonlar Mecera Kavramı' askeri bir teşebbüs olarak bir tanka, helikoptere binme ya da diğer silah simülatörlerini kullanma şansını, belirli bir para karşılığında sunuyor. Bir fuar alanındaki eğlence parkının yakınlarında, simülasyonla Humvee zırhlı araç ve helikopter kullanabileceğiniz 1765 metre karelik bir alana yayılan 'Sanal Askerlik Deneyimi' alanına ailenizle birlikte gidebilirsiniz.'

Bilgisayar oyunu ile savaşın 'öznesi' olmanın yetmediği noktada 'savaş endüstrisinin' bir savaş deneyimini tasarlanmış mekanlar tüketim kültürünün günümüz toplumunu nasıl sardığının çarpıcı örneklerden bir tanesidir. 'Savaş endüstrisinde' olduğu üzere eğitim ya da sağlığı tartışmaya başladığımız da tüketim kültürünün bütünselliği, piyasanın belirleyiciliği dışında kalmak artık olanaklı değil.  

George Ritzer, 'Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek' kitabında, tüketim araçlarından birisi olarak da 'tıp ve hastaneleri' işaret eder. MCdoktor ve Mchastene tanımlaması ile sağlığın tüketim içendeki yeniden inşasını ele alan Ritzer, hastane yerine artık bol yıldızlı otellere dönüşen, hızlı servis tıp merkezlerinden söz eder. McDonald'slaşma, gündelik hayatın hıza teslim olduğu zamanlarda ihtiyacı ayak üstü ve çabuk şekilde çözmenin verimliğini; ürünlerin her zaman her yerde aynı olacağına ilişkin öngörülülük sunması, tarife bolluğu ile çeşitlilik imkanı aynı zamanda çalışanların hızlılığı, tek biçimliliği, kendi içindeki rekabeti ve standardı getirir. Ritzer, 'Toplumun McDonaldlaştırılması' kitabında sağlığın bu anlamdaki dönüşümüne işaret eder, 'Tarihsel olarak tıp hiçbir şekilde öngörülebilir olmamıştır. Çok çeşitli güçler, tıbbı daha büyük öngörülebilirli yönüne doğru itmektedir, yani çeşitli tıbbi uygulamalar standartlaşmaya başlamıştır. Bütün bürokrasiler gibi tıp kurumları da bir dizi kural, yönetmelik ve resmi denetime bağlıdır. Bunlar doktorları sınırlar ve mesleklerini daha öngörülebilir şekilde uygulamalarına yol açar. Yani doktorların davranışları fazla değişmez, bir yerde ya da bir zaman verilen tıbbi kararlar başka yerler ya da başka zamanlarda verilenle aynı olur. Kar amacı güden kurumların tıbbı bu yöne yöneltmeleri büyük bir olasılıktır. Doktorun daha az öngörülebilir, öznel yargılarının yerini gelişmiş tıp teknolojilerinin mümkün kıldığı daha nesnel yargıların almasına yönelik bir eğilim de var.'

'Sanal Askerlik Deneyimi' mekanlarına benzer biçimde Mchastanelerde de tüketim merkezleri olarak gelişmektedir. Yine ABD de, 'Rehabilitasyon ve ameliyat merkezleri zinciri Health South, McDonald'sı modelini taklit etmeye ve tüm ABD'de de düşük maliyetli, verimli ve kolay gidilebilin sağlık bakımı sunmaya çalışıyor. Yönetim kurulu başkanı, 'Sanırım 50 eyalette sağlık bakımı yapabiliriz ve hangi şehirde bulursanız bulunun tutarlı bir tedavi görebilirsiniz', diyor'  

Ülkemizde de sağlıkta dönüşümle birlikte, her yerde açılmaya başlayan Tıp Merkezleri'nin henüz bu tür bir noktada olmasa da gelişme yönü bunu takip edecektir. Piyasanın ve tüketimin parçası kılınmış sağlık sisteminin 'sağlıklı yaşam endüstrisine' dönüşerek bir yaşam biçimi ve mekanlarla kendi zincirlerini geliştirmeye başladığı bugünden görülmektedir. Dünün, döküntü binalarında, eskimiş araçlarla ve uzun hasta kuyrukları ile hatırlanan hastanelerin yerini, şimdi ayak üstü tedavi olunabilecek, bir Alışveriş Merkezi parlaklığı ve çekiciliğindeki, paketlenmiş hizmetlerin satıldığı, işlemlerin hızlı ve standart olarak teknolojiye bağlı kılındığı, doktorların araçların aracı haline geldiği hastaneler almaya başlıyor.  

Sağlıkta yaşanan piyasalaşma süreçleri çok yönlü olarak gelişmektedir. Sağlık, sermaye birikiminin en önemli alanlarından birisi olarak görülürken, gelişen endüstri artık çok yönlü olarak sağlık sistemini ve insanların sağlığa ilişkin alışkanlıklarını, ilişkilerini de dönüştürmektedir. Bu nedenle sağlıkta yaşanan dönüşüme tüketim kültürü bağlamı içerisinden bakmak faydalı olacaktır.  

Tüketim Kültürünün Gelişimi ve 'Sağlıklı Beden'
Kapitalizmin ilk dönemlerinde 'Protestan Ahlakı' olarak tanımlanan 'çok çalışmaya, az tüketmeye' dayalı anlayış, kapitalizmin gelişimine paralel olarak 'tüketimin demokratikleşmesi' olarak tanımlanan süreçle, tüketimin alt sınıflara doğru genişlemesi ile farklılaşmıştır. Tüketim, aşağıdakiler için kimlik kazanmanın ve üst sınıflarla duygusal özdeşlik kurmanın bir yolu olmuş, günümüzde bu bir yaşam felsefesine dönüşmüştür.  

Tüketim kültürünün bu denli yaygınlaşması 1980 sonrasında gelişmiştir. Kapitalizmin 'Keyneysen Model' çerçevesi içindeki, sosyal devleti daha fazla içeren döneminde üretim ve tüketim dengesini de kitlesel üretim-kitlesel tüketim üzerinden şekillenmiştir. Fordizm, kitlesel ve standart üretimi temel almaktaydı, tüketim kalıpları da buna uygun olarak benzer malların toplu pazarlarda kitlesel tüketimi üzerine kuruludur. Emekçi sınıfların, -mücadelelerin sonucunda dönemin temel özelliği olarak emeğin haklarının güvenceye alınması ve sosyal devletin var olmasının bir sonucu olarak- tüketim kapasitesine sahip olduğu dönemde, tüketimin hedefi de aile olmuştur. İşçi sınıfını hedefleyen tüketimin ana unsuru dayanaklı tüketim malları olurken, daha çok erkeğin çalıştığı kadın ve çocuğun ise tüketici olarak görüldüğü bir sistem içerisinde, kitle iletişim araçlarının ve vitrinlerin tüketimi arttırmak için devreye sokulduğu yıllar olmuştur.  

Kitlesel üretim sistemi 1970'li yıllarla birlikte, iç ve dış pazarda meydana gelen ani değişimlere yanıt verememiş, kitlesel üretilen mallara talebin doyması, farklı taleplerinin yaratılamaması sorunu petrol fiyatlarındaki dalgalanma ile birleşmesiyle önemli bir kriz ortaya çıkmıştır. Kapitalizmin bu krizi aşma noktasında gündeme getirdiği yeni politikaların parçası olarak kitlesel üretim yerine parçalı ve esnek üretim sistemine geçiş yaşanmıştır.  

Post-fordizm olarak adlandırılan bu üretim sistemi ile birlikte aynı zamanda kapitalizmin toplumsal, politik ve kültürel olarak yeniden inşa edildiği bir döneme geçilmiştir. 'Örgütlü kapitalizmden' örgütsüz kapitalizme, sınırlarla çevrili ulusal pazarlar yerine küreselleşmenin, sosyal devlet yerine piyasanın hakimiyetinin geliştiği bu dönem içerisinde tüketim alışkanlıkları ve kalıpları da farklılaştırılmıştır. Esnek üretime ve ürün çeşitliliğine dayalı üretim sisteminde emeğin örgütlülüğü de bu parçalanma temelinde dağıtılırken, çalışma yaşamında da esnek-güvencesiz çalışma biçimleri geliştirilmiştir.  

Kitlesel tüketime dayalı fordist dönemdeki aile merkezle tüketim yerini birey merkezli tüketime kayarken, tüketim ihtiyaçların karşılanmasının ötesinde büyük ölçüde sembolik anlamlarla kimlik kazanmanın en önemli unsuru haline getirilmiştir. Çeşitliliğe, sürekli değişime dayalı üretime yanıt verecek şekilde tüketim de farklı kimliklerin inşasının parçası kılınmış, sembolik anlamlar toplumsal statü ve varoluş kaynağına dönüşmüştür. Thierry Paguot Lükse Övgü kitabında günümüz tüketim kültürünün etkisini şu şekilde tanımlar, 'Yabancılaşma duygusunu insanlara artık hissettiren şey niteliksiz -hiç kişisel doyum yaşatmayan- iş değildir; toplumun bize ilerleme, rahatlık, serbest zaman vb. Olarak sunduğu şeylerin tümünü kabullenerek yabancılaşırız kendimize. Sonuç olarak da çalışmaya ayrılan zamanın dışında kendimizi keşfettiğimizi düşünürken, benliğimizden yoksun kalıveririz! Her şey ama her şey, der, çok boyutluluğumuza köstek vurmak ve durmaksızın bizi tek boyutlulaştırmak için işler tam da. Bir montaj hattına, dayanılmaz üretim hızlarına, bir küçük şefin abuk sabuk sözlerini başkaldırmak ve işçinin düzenlenmesini hak olarak ileri sürmek kulağa mantıklı gelse de kendini insan olarak içinde bulunduğumuz koşulların iyileştirilmesi olarak ortaya koyan şeye karşı çıkılmasını esinlemek tuhaf görünür'.  

Artık çalışmanın ve üretmenin değil, tüketmenin kendini keşfetmenin, inşa etmenin tek yolu olduğu çağımızda, müştiş bir tek boyutluluk, farklılık ve çok boyutluluk olarak sunularak hayatın her alanı kontrol altına alınarak düzenlenir. Üretmek için değil tüketmek için çalışan, boş zamanı merkeze alan ve kendisini tüketim vesilesiyle düzenin parçası kılabilen bir buharlaşmadan söz etmek mümkündür.  

Tüketim kültürünün içerisinde pek çok araç ve imge ile birlikte sağlık da çok farklı yönleriyle bu sürecin parçası haline gelişmiştir. Yaşam tarzları öncelikle doğrudan bedenle ilgilidir. Medya tarafından tanımlanmış biçimdeki 'sağlıklı bedenler' her yaşta genç olmanın, bir yaşam tarzının sürdürücüsü olabilmenin, bir toplumsal sınıfa -sembolik anlamda da olsa- ait olabilmenin yollarından birisidir. Bu şekilde insanın bedeni doğrudan tüketimin esiri haline getirilerek kontrol altına alınır. İnsanların kendilerini iyi ya da kötü hissetmeleri artık aynada nasıl göründükleri, medyada tanımlanan 'sağlıklı bedene' ne kadar sahip olup olamadıklarıyla ilgilidir. Bedenin iktidar tarafından ele geçirilme süreci aynı zamanda hastalık ve tedavi tanımı ve yöntemlerine ilişkin de bir değişimi beraberinde getirmiştir. 'Sağlıklı yaşam endüstrisi' eliyle, bunun yolları, formülleri sürekli ve değişen bir biçimde üretilirken, bunu sağlayacak mekan ve hizmetler de piyasa eliyle üretilmektedir. Tıbbın ilerlemesinin sağladığı imkanlarla insan ömrü uzatılırken hatta şimdilerde ölümsüzlük formülleri dahi tartışılırken, toplumun topyekun hastalığa sürüklendiği, sürekli tedavi ve ilaçlarla ayakta durabildiği bir durum da ortaya çıkarılmıştır.  

Tüketimin bireyselleşmesine paralel olarak sağlıkta bireyselleştirilmiştir, hastalığın kaynağı bütün toplumsal-çevresel etkilerden uzaklaştırılarak bireyselleştirilmiştir. Dolayısıyla tedavi de ancak bireyin kendi sağlığına dikkat etmesine bağlanmaktadır. Her sabah televizyonlarda boy gösteren 'doktorların' verdiği sağlıklı yaşam formülleri, genç kalabilmenin ve bedenini sağlıklı tutabilmenin yolları anlatılmaktadır. Bir hayat meselesi olarak insanları can evinden yakalayan 'sağlıklı yaşam endüstrisi' içerisinde bedenle birlikte ruhu da iyileştiren mistik/dinsel inanışlarla birleşerek aynı zamanda bir yaşam tarzı da sunmaktadır. Tüketim içindeki sağlık sistemi hastalık tanımlanmasının içeriğini de dönüştürürken, bedenin kontrolü de bu yolla sağlamaktadır.  

Bireyselleşen Sağlık ve Yaşam Tarzı Hastalıkları  
Hastalık tarih boyunca farklı biçimlerde yorumlanmıştır. Melankolinin dahilik olarak görüldüğü ya da hastalığın tanrıya karşı suçun bir sonucu olduğuna ilişkin Ortaçağ'daki yaklaşımlarda belirleyici olan din olmuştur. Dinin, hastalığın tanımlanmasındaki ve tedavisindeki etkisi tıbbın gelişme evresinde de birliktelik içerisinde devam etmiştir. Tıbbın, on yedinci yüzyılda gelişmeye başlaması ile birlikte bedenin temizlenmesi doktorların, ruhun temizlenmesi ise din adamlarının alanı olarak görülmüştür. Tıbbın gelişimiyle objektif kriterlere göre tedavi yöntemleri gelişirken, ilk dönemde hasta-doktor ilişkisinin merkezi hastanın anlatımları, öyküsü olmuştur. Doktor bu öyküden yola çıkarak tedavi geliştirmeye çalışmıştır. On yedinci yüzyılın sonu ve on sekizinci yüzyılda ise bu durumda değişiklikler meydana gelmeye başlamış hasta-doktor ilişkisinin merkezi objektif yöntemlerle hastalığı tanımlamaya dayanan bir yöntemle doktora doğru bükülmüştür. Hastanın anlatımları bunun içerisinde giderek önemini tamamen yitirmiştir.  

Kapitalizmin gelişimi ile birlikte sağlıkta da önemli değişimler ortaya çıkmıştır. Sanayileşme ile birlikte 'sağlıklı emek gücüne' ihtiyaç duyan sistem, dönemin en temel sağlık sorunlarının nedeni olan bulaşıcı hastalıkları önlemek için kireçleme, sağlık kontrollerine yöneldi. Bu noktada kapitalizm ve sağlık tartışmasında bugün öne çıkartılan piyasanın ve bireysel sağlığın 'iyileşmenin 'geçerli yol' olduğuna ilişkin bir tarihsel göndermede bulunmak mümkündür. Bu da 1870'lerde kentlerdeki 'hıfzısıhha hareketleri'dir. Yeni kanalizasyonların inşa edilmesi, temiz su kaynaklarının temin edilmesi, evlerin daha yaşanılır hale getirilmesine dayanan halk sağlığı hareketliliği bu dönemdeki yaygın ölümlerin önüne geçilebilmiştir. Buradan yola çıkarak, Richard Easterlin, 'tarihin kapitalist piyasa ile sağlık arasındaki ilişkiye dair hükmünü şöyle özetler, Birincisi, 19. yüzyılın büyük bölümünde, hızlı ekonomik büyümenin yaşandığı ülkelerdeki ortalama ömürde herhangi bir artış yaşanmadı veya en iyi ihtimalle hafif bir iyileşme gözlendi. Yaşam süresi üzerindeki asıl iyileşmeler, ancak hastalıklardan korunma önlemleri etkinlik kazandığında ortaya çıkabildi. İkincisi, herkes için temiz su ve kanalizasyon gibi, ölüm oranı devriminin gerçekleşmesinde pay sahibi önleyici tedbirlerin çoğu, kolektif etkinlik gerektiren, maliyetin ödenmesine katkı yapıp yapmadığına bakılmaksızın herkese fayda sunan kamu ürünledir. Kapitalist piyasa bu ürünleri sunmayacaktır ve geçmişte de sunmamıştır'.  

Bu tarihsel okumayı da aklımızda tutarak hasta ve hastanelerin gelişime geri dönersek, 19. yüzyılda kapitalizmin toplumu denetim altına alma çabasının bir parçası da hastaneler olmuştur. Hastaneler o zamana kadar daha çok sağlıkla ilgilenirken bu dönemin ardından 'normal' olanla 'patolojik olan' arasındaki iki kutup üzerinden düzenli işleyiş, sağlıklı model insanı sapma/anormal olan karşısında bir norm olarak yerleştirmiştir. ''Kalabalıkların' denetim altına alınmasının ve kapitalizmin ihtiyaç duyduğu emek gücünün yeniden üretiminin sağlanmasının bir aracı olan hastaneler 'normalin' dışına çıkanın 'kapatılmasının', işçi ordusunun ise 'çalışır halde' tutulmasının organizasyonu işlevini gördü. Bu dönemde 'hasta'nın değil 'hastalığın' odak noktası olduğu, tedavinin hastalığın kendisine yöneldiği bir 'kolektif hasta' anlayışı vardı.  

Tüketim kültürünün körüklendiği çağımızda ise 'kolektif hasta' yerine bireyselleşmiş hasta, hastanelerin yerini de  'sağlıklı yaşam endüstrisi' aldı. Sağlıklı Yaşam Endüstrisinin amacı ise iş gücünün 'çalışır halde' tutulmasının ötesinde kişinin 'iyi yaşam ve sağlıklı beden' aracılığıyla yaşam tarzı ve kimlik edinmesini sağlanmasıdır. Önceki dönemlerde salgın hastalıklarla bu dönemde baş edilirken onun yerini yaşam tarzı hastalıkları aldı. Stres azaltma egzersizleri, deli dana hastalığı, Prozac salgını türünden özel hayatın sonucu olarak gelişen hastalıklar medyanın da gündeme taşıdığı popüler hastalıklar haline geldi.  

Sağlığın çevresel etkenlerden tamamen koparılmasının sonucu olarak, çözüm de bireyselleşmiştir. Bireyselleşme de 'bedenin sembolik sağlığı' yani görüntüsü temel bir mesele haline gelmiştir. Foucault'ın 'biyo-iktidar' kavramında tanımladığı biçimiyle, fiziksel zora ve cezaya dayanmayan yaşamın sürdürülmesi içinde geliştirilen kontrol mekanizması tüketim kültürü içerisinde gerçekleştirilmektedir. -Tanımlanan çerçevede- güzel görünmek, genç kalmak, iyi bir bedene sahip olmanın peşinde koşun insanlar, önerilen her tür yöntemi uygulayarak bunun arayışı içerisindedir. Bir dönemin modası olarak zayıflayan öteki dönemin modası gereği belirli bir kiloya ulaşması gereken, özellikle kadın bedeninin bu şekilde biçimlendirildiği 'sağlık endüstrisi' içinde hastalık ve sağlık gerçek bağlamlarından tamamen kopartılmıştır. Ortalama insan ömrünün uzatılması dahi tüketimin yaşlılık içinde bir yaşam örüntüsü kurması ile paralel olarak ilerlemektedir.  

Kuşkusuz bütün bu gelişmeler öncelikle tüketim kültürünün öznesi yeni orta sınıf yaşam tarzları olmasıdır. Toplumsal statünün parçası olarak sağlıklı bir bedene sahip olma arzusu, medyada sunulanlar etrafından alt sınıflar içinde de sembolik bir sınıf atlama yolu olarak görülmektedir. Medyada sunulan beden ölçülerine ulaşmak için denenen farklı yöntemler, genç kalmanın her kesim için sunulan formülleri el birliğiyle uygulanmakta, o bedenler için önerilen marka ve modalar da 'çakmasıyla' da olsa takip edilerek, bu dünyanın parçası olarak alt sınıflar da hayata tutunmaya çalışmaktadır. Ancak, sağlığın bireyselleşmenin en önemli sonucu her tür sağlık hizmetinin bireyselleşmesi, yeni tıp merkezleri içerisinde, yüksek teknolojinin parçası olarak satın alınması pahalı bir tüketim aracına dönüşmesidir. Artık, o eskimiş hastane binaları otellere çevrilirken yoksullara da kapanmaktadır. Hastalığın nedenlerinin düzene ilişkin nedenlerinin görünmez kılınmasının sonucu olarak, suç bireyde ise ceza da bireye kesilmekte, sağlık hizmeti tamamen paralı halde getirilmekte ve her tür kamusal niteliğinden arındırılmaktadır. Bu da yoksullar için, hızlı yaşa genç öl, yaşam tarzını dayatmaktadır.

Sağlıkta Dönüşüme Karşı Mücadele

Önümüzdeki dönem yürütülecek mücadelenin hedefi mevcudu korumak değil bu alanı piyasa saldırısı ve devlet bürokrasisinden arındırarak yeniden kamulaştırmak olmalıdır.

Köksal AYDIN *

Neo- liberal saldırının ilk şekillenmeye başladığı yıllar sağlıkta dönüşüm sürecinin de başlangıç temellerini oluşturdu. Kamusal sağlık hizmetlerinde uzaklaşma, piyasalaşma, özelleştirme hedefli dönüşümün 24 Ocak kararları ile başlayan ilk evresi bir hazırlık evresi olarak yaşandı. Her alanda kamuya dair toplumsal beklentilerin örselendiği, özelleştirmenin tek çıkış yolu olarak dayatıldığı bu dönemin önceliği ideolojik hegemonya tesisi idi.  

Dünya deneyimlerinin başta Dünya Bankası olmak üzere küresel sermaye örgütleri aracılığıyla “ustaca” dayatıldığı bu dönemin gerek akademik gerekse toplumsal muhalefet zeminlerinde algılanması ve buna karşı etkili bir mücadele yürütülmesi oldukça zordu. Nitekim çok başarılı deneyler yaratılamadı. Ülkemizde 2002 yılı sonuna kadar süren bu evre koalisyon hükümetleri ile karakterizeydi. Hedeflenen kamusal yatırımlardan uzaklaşılarak kamuya güveni ve kamudan beklentiyi zayıflatmaktı. Hedef bu olunca temel politika kamuya ve özellikle sağlık hizmetlerine yeterli bütçe payı ayırmama, yatırım yapmama üzerine kuruldu. Böylece eksik arzla birlikte kamusal sağlık hizmetlerinde yetmezlik ve buna paralel toplumsal ölçekte kocaman bir hoşnutsuzluk yaratıldı. Personel açığını gidermeme, siyasal kadrolaşma gibi politikalar da bu genel stratejinin bir parçası olarak işlev gördü.

Bu dönem sağlık örgütlerinin mücadele öncelikleri sağlığa bütçeden ayrılan payın artırılması, ücretlerin artırılması, personel açığının giderilmesi ve siyasi kadrolaşmanın sonlandırılması talepleriyle sınırlı kaldı. Şüphesiz bu talepler doğru olmakla birlikte uzun erimli ve sürecin sağlıkta özelleştirme stratejisiyle ilişkisi tanımlanamadı, büyük fotoğraf yeterince bilince çıkarılamadı.

AKP Hükümetiyle Başlayan Dönüşüm Ve Mücadele:  
 
Sosyal devlet uygulamalarının bile çoğu kez askeri darbelerle başlatıldığı, toplumsal talep oluşmaksızın hakların ‘yukarıdan' verildiği ülkemizde hakların gasp edilmesine karşı da etkin bir direnç gelişmesi beklenemezdi şüphesiz. Bu noktada başta SES ve TTB olmak üzere sağlık örgütlerinin sürece dair algısı, mücadele stratejisi büyük önem taşımaktaydı. Nitekim -dünya örneklerinden farklı olarak- bu örgütler süreç içerisinde çok önemli toplumsal sorumluluk aldılar.

AKP Hükümetinin iktidara gelmesiyle artık yeni bir evre başlıyordu. Sağlıkta neo-liberal dönüşümün toplumsal altyapısı hazırlanmış, gerekli siyasal irade oluşturulmuş, sermayenin iktisadi hazırlıkları tamamlanmıştı. Hazırladığı “acil eylem planı” ile ilk kez “sağlıkta dönüşüm programını” tanımlayan hükümet süreci tamamlamak için önüne 1 – 2 yıl gibi bir süre koymuştu. Tam da bu noktada sağlık örgütlerinin bu sürece dair ilk tepkileri kritik önemdeydi. Nitekim SES ve TTB'nin bu sürece yanıtı uzun yıllar etkisi ve anlamı sürecek olan G(ö)REV eylemleri oldu. 2003 Mart ve Nisan aylarında sağlık emekçileri üretimden gelen güçlerini kullanarak iş bıraktılar. Böylece sağlıkta özelleştirme programına karşı sessiz kalınmayacağı ve bu mücadelenin uzun süreceği anlaşılmıştı.  

G(ö)REV eylemleri hükümetin beklemediği bir kararlılık örneği idi ve hükümetin hızını kesmesinin yanı sıra programında da önemli değişikliklere yol açtı. Hükümet başta hekimler olmak üzere sağlık emekçilerinin direncini kırmak için “kesenin ağzını açmak” dahil olmak üzere bir dizi uygulamayı planlamak ve hayata geçirmek zorunda kaldı.  

Hükümet her açıdan avantajlı pozisyondaydı. İlk evrede yaratılan yetmezlik, hoşnutsuzluk dönüşümde çok önemli üstünlük sağlıyor, sıklıkla bizleri köhnemiş düzeni savunmakla, “statükoculuk” la suçluyorlardı. Alınan kredilerle sorunun esasını oluşturan ve vatandaşın cebine yönelen saldırı sürekli ertelendi. Yurttaş sağlıkta özel sektöre ve dönüşümün bütününe incitilmeden adapte edilmeye çalışıldı. Toplumsal muhalefetin başta sağlık hakkı olmak üzere temel hak arayışlarındaki mücadele geleneği çok zayıftı. Ne siyasi partiler nede kitle örgütleri ve sendikalarda neo-liberalizme karşı mücadelenin yol ve yöntemleri tanımlı değildi. Sürecin ideolojik ve politik kavranışında en ileri düzeyde olan ve programına öncelikli olarak neo-liberalizme karşı mücadeleyi koyan ÖDP' nde de örgütsel yapı ve ortalama parti kadrolarının algı düzeyi bu sürece yanıt verebilmekten hayli uzaktı.

2005 yılında SSK sağlık kuruluşlarının mülkleriyle birlikte Sağlık Bakanlığına devredilmesine işçi sendikaları seyirci kaldığı gibi hükümetin “uzayan kuyruklar” üzerine kurulu propagandası kırılamamış ve sınırlı dirençle dönüşümün önemli bir aşaması kat edilmiştir. Temel amacın sağlıkta tek çatı değil, piyasa sömürüsüne kapalı ve nüfusun yarısına hizmet veren devasa bütçeli bir yapıyı ortadan kaldırıp piyasalaşma ve özelleştirmenin önünü açmak olduğu yeterince anlatılamamıştır. İşçi sınıfının alın teri SSK mülklerinin sermayeye peşkeş çekilmesi işçi sendikalarının hiçbir zaman gündemi ol-a-mamıştır.

Programlı Mücadele Deneyimi:  
“Her şeyin Başı Sağlık; SAĞLIKTA YIKIMI DURDURALIM”

2005 yılının gerek sağlık gerekse sosyal güvenlik alanını derinden sarsacak gündemi Nisan ayında TBMM komisyonlarında gündeme getirilmesi planlanan Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SS ve GSS) Yasa Tasarısı olmuştur. Tasarıya karşı -işçi sendikalarının “kahrolası” sessizliğine rağmen- başta SES olmak üzere- sağlık örgütlerinin öncülüğünde uzun erimli mücadelenin fitili ateşlenmiş, 21 Nisan grevi, Mayıs – Haziran yürüyüşü ile yasanın görüşülmesi engellenmiştir. O dönem KESK içerisinde yaşanan kamplaşma nedeniyle bu yasaya karşı mücadele uzunca süre SES üzerinde kalmıştır.  

2006 yılında toplumsal muhalefetin ataletini büyük ölçüde ortadan kaldıran “halka sor!” referandumu önemli bir mücadele deneyimi olarak kayıtlara geçerken süreç solun rekabetçi kültürünü bir türlü aşamamıştır. Bu arada yasa meclisten geçmesine rağmen SES' in kararlı mücadelesi sürmüş, 2006 yılında “Her şeyin başı sağlık; SAĞLIKTA YIKIMI DURDURALIM!” mücadele programıyla mücadele süreci çok önemli bir aşamaya taşınmıştır. Sendikal zeminlerde örneğine az rastlanır cinsten öngörüsü, amacı, hedefi, teması, strateji ve taktikleri olan bir mücadele programı oluşturulmuş ve uzunca süre kararlılıkla uygulanmıştır.
 
“Her şeyin başı sağlık; SAĞLIKTA YIKIMI DURDURALIM!” mücadele programı SES' in sendikal zeminde ürettiği ve uyguladığı bir program olmakla birlikte asıl olarak neo-liberal saldırıya direnişin siyasal ve toplumsal zeminini, yol ve yöntemlerini tanımlamaktaydı. Bundan dolayı siyasi partilerin kendilerini ifade etmelerine olanak sağlayan, siyaset önceliklerinin insana dair saflaşmasını sağlayan bir özelliğe ve belki de en önemlisi her düzeyde birlikte mücadele önceliklerini içeriyordu. Etkisi bugünlerde daha iyi anlaşılan sağlık ve sosyal güvenlik alanındaki sermaye saldırısına karşı önemli bir mücadele dinamiği idi. 2008 14 Martında “genel grev”e kadar büyüyen mücadelenin önemli bir biriktirme programı olarak yaşandı. Hükümete geri adım da attırdı ancak o dönem toplumsal muhalefetteki hatalı saflaşma, sürekli AKP'yi büyütmeye hizmet eden derin müdahaleler sonucudur ki yasayı tamamen geri püskürtemedi. Bütün bunlara rağmen yasada emekçiler lehine iyileştirmeler sağladığı da bir gerçektir.

2008 yılıyla birlikte sola yönelen liberal kuşatmanın KESK ve bağlı sendikaları da etkilemesiyle mücadelede ‘kesinti' yaşandı. Aynı dönem bir meslek örgütü olarak TTB'nin sabır ve kararlılıkla yürüttüğü çalışmalar (ortak talepler yaratma, geniş sağlık platformu oluşturma, çalışanları saflaştırma… vs.) 2011 yılına doğru kitlesel sonuçlar yaratmaya başladı. 13 Mart mitingi, 19 – 20 Nisan grevi ve üniversite hastanelerinde başlayan ve her birisi bir tür toplu sözleşme ve kazanımla sonuçlanan grevler 12 Haziran seçimleri öncesi süreçte büyük bir sıçrama yarattı.  

Bir Dönemin ‘Sonu'; Yeni Dönem Mücadele Tarzı ve İçeriği Üzerine:

12 Eylül anayasa referandumu ve 12 Haziran seçimleri sonucunda Türkiye'de yeni bir rejim tesis edildi. Yeni, kendi bağrında eskiyi de barındırmakla ve nihai olarak aynı üretim ilişkileri zemininde gerçekleşmekle birlikte bu durumun önümüzdeki dönem mücadeleyi etkilemesi kaçınılmazdır. Rejimle birlikte devlet yapısı (sosyal devlet yerine piyasa devleti, düzenleyici devlet) kamu yönetimi yapısı, personel ve ücret rejimi değişmiştir ki bu haliyle başta sağlık eğitim olmak üzere tüm kamu hizmetleri farklılaşmaktadır.   

Haziran - Kasım ayları arasında çıkarılan 35 kanun Hükmünde Kararname (KHK) 24 Ocak Kararlarıyla başlayan dönüşümün son halkası olmuş ve bir süreç böylece tamamlanmıştır. Şüphesiz birçok nedenle eskiye dönme istem ve çabaları olacaktır. Ancak gelinen aşama eskiye dönüşün zeminini büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Haliyle artık korunması gereken ve küçük direnişlerle tekrar yaşanabilecek bir sosyal devletten söz edebilmek gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır. Tek başına kapitalist sistemin yaşadığı tarihsel kriz bile birçok şeyi geri dönüşümsüz etkileyebilen bir potansiyel taşımaktadır. Sermayenin bu dönem için bildiği ve uyguladığı tek yol işçi sınıfına daha fazla saldırmak, kamusal alanı daha fazla işgal etmek ve riskleri toplumsallaştırmaktan ibarettir. (“Kendine Keynesçilik”).  

Gelinen aşamada “sağlıkta dönüşüm” tamamlanmıştır. Dönüşümün en temel unsurlarının önündeki  hukuksal engeller kaldırılmış, birçok konuda da fiili uygulamalar sürdürülmektedir. Artık sağlık hizmetlerinin finansman yapısı değişmiştir. (GSS, katkı katılım payları, cepten ödemeler…). Birinci basamak sağlık hizmetleri aile hekimliğine, ikinci basamak bütçeden pay almayacak biçimde ticari işletmelere dönüşmüştür. Bilgi- işlem sistemleri yenilenmiş ve her biçimiyle sağlık hizmetleri piyasalaşmış, piyasaya entegre olmuş ve iktisadi verilerden de anlaşılacağı üzere sağlıkta özelleştirme süreci hayli ilerlemiştir.

Yurttaş açısından da sağlık hizmeti parayla alınıp satılan bir meta olmuştur. Yurttaş sağlık hizmeti alabilmek için vergi ödemekte, prim ödemekte, muayene, ilaç ve tıbbi malzeme için katılım payı ödemekte, gittiği hastaneniz özelliğine göre ilave ücret ödemektedir. Başka bir anlatımla dönüşümün takkesi düşmüş paralı sağlık hizmeti herkes tarafından hissedilir olmuştur. Yeşil kart iptalleriyle birlikte çelişki ve çatışma daha da derinleşecektir.

Önümüzdeki dönem yürütülecek mücadelenin hedefi mevcudu korumak değil bu alanı piyasa saldırısı ve devlet bürokrasisinden arındırarak yeniden kamulaştırmak olmalıdır. Bu talebin en meşru zemini ise emekçilerin, halkın hala çok yüksek oranda ödediği vergilerdir. Sınıf mücadelesinin, siyasal mücadelenin en önemli görevlerinden birisi budur. Piyasacı sağlık sisteminin irili ufaklı yarattığı her türlü sorun sistemle ilişkilendirerek gündem haline getirilmelidir. Çok hızlı bir biçimde amacı, öngörüsü, strateji ve taktikleri olan bir mücadele programı üretilmelidir. Yine önümüzdeki dönem verilecek mücadelede uygun araç ve yöntemlerle bu piyasacı sistemin alternatifi olduğunu anlatmak ve bunu bizzat gösterebilmek kritik önem taşımaktadır.

Unutulmamalıdır ki sağlık alanındaki mücadelenin esası bu sistemle hesaplaşmaktır. Mücadele ideolojiktir, politiktir. Sınıflar mücadelesinin güncel görevlerindendir. % 99'u % 1'e karşı saflaştıracak haklı ve meşru bir toplumsal mücadele alanıdır. İnsana dair, insanlık tarihinin kendisine dair var olma mücadelesidir.

Yeni bir mücadele dönemine MERHABA!


* KESK Genel Meclis Üyesi

Ortak Örgütlenmede Balcalı Modeli

Buradaki örgütlenmenin SES'in bu işyerinde gerek Tabip Odası ile ilişkilerinin çok iyi olması ve gerekse yıllardır işçilerle sürdürdüğü diyalogun doğru temellerde yürütülmesinin ve ayrıca işyerinden kopmayan bir sendikal örgütlenme perspektifini tutturmasının çok önemli bir rol oynadığın düşünüyoruz.

Mehmet Antmen   

Dünyanın tek kutuplu hale gelmesinden bu yana ciddi hamleler yapan Küresel Sermaye, ulusal düzeydeki “sosyal devlet” anlayışlarını yıkmak ve sermayenin serbest dolaşım sınırlarını genişletmek için önemli adımlar atmaktadır.

Sosyal devlet anlayışının temel prensiplerinden biri olan Eğitim, Sağlık ve Sosyal Güvenliğin eşit, ücretsiz, nitelikli bir şekilde sunumuna olanak sağlayan “Kamusal Hizmet”in tasfiyesi de sermayenin saldırı alanı içerisine böylelikle girmiştir.

Kamusal Hizmeti tasfiyeye yönelik en önemli adım, hizmet alanla hizmet sunan arasında ayrımı derinleştirmek bunun için de öncelikle hizmeti sunanlar arasında farklılıklar yaratmak ve böylelikle aynı iş kolunda, aynı hizmeti üretmeye çalışanlara farklı kadrolar tahsis etmek ve çalışma yaşamını bölüp parçalamak, iş barışını ortadan kaldırmaktır.  

Aynı iş kolunda, aynı hizmeti üreten kişi ve gruplara farklı çalışma ortamları, farklı maaşlar, farklı özlük ve sosyal haklar verilmeye, iş güvencesini ortadan kaldırmaya, kadrolu, kadrosuz eleman ayırımı yapmaya ve böylelikle farklı kadrolar yaratmaya çalışan yönetenler bu işi öylesine abarttılar ki, sağlık ve sosyal hizmet iş kolunda 10 civarında farklı kadro elemanı (statü) ortaya çıktı.

657 sayılı yasa ile çalışan (4A, 4B, 4C) kamu çalışanları, 2547 sayılı yasa ile çalışan öğretim elemanları, maliye vizeli çalışan sözleşmeliler, doğrudan taşerona bağlı çalışan işçiler bunlardan bir kaçı.

Aslında sermayenin kısa vadedeki amacı Kamu Yönetimi Temel Yasası ve Personel Rejim Yasası'nı, sağlıkçılar açısından Kamu Hastane Birlikleri Yasası'nı en kısa sürede yürürlüğe koyarak tüm kamu çalışanlarını, iş güvencesiz, sosyal ve özlük haklarından mahkum, sözleşmeli köle olarak bir potada eritebilmektir. Ancak bunun için öncelikle çalışma yaşamı ile ilgili farklı statüler ortaya çıkarmak, iş barışını bozmak, çalışanların birlikte örgütlenmesini önlemek, güçsüzleşen örgütleri sindirip, yok etmek gerekmektedir.

Genelde tüm çalışanların, özelde de Sağlık ve Sosyal Hizmet çalışanlarının bu oyunu görmesi ve başka bir Türkiye iddiası ile ortak örgütlenmeyi savunmaları gerekmektedir.

Ortak örgütlenme anlayışı, farklı şekillerde algılanmalara ve uygulamalara neden olabilecek, geriye dönülemez hatalar yapılabilecek çok kritik bir gündemdir. İşin yanlış ama en kolay yanı, şu an farklı konfederasyonlarda örgütlenen farklı işçi ve  memur kesimini aynı konfederasyon çatısı altında birleştirmek ve böylece 2+2=4, hatta 5 yapmaya çalışmaktır. Bir bu kadar yanlış olan diğer örgütlenme modeli, farklı statülerdeki çalışan 3-5 arkadaşımızı kendi sendikamıza üye edip onlar adına bir şeyler yapmaya çalışmaktır. Bu iki yanlış model bizleri çok ciddi hayal kırıklıklarına uğratabilecek, farklı statüde çalışan arkadaşlarımızın iş akitlerinin feshedilmesine yol açıp, kaş yapayım derken göz çıkartabilecek modellerdir.

Farklı statüde çalışan ve özellikle de iş güvencesiz, taşeron firmalar aracılığı ile aynı iş yerlerimizde birlikte görev yaptığımız arkadaşlarımızı üçer, beşer SES'e üye etmemiz de ortak örgütlenmenin temel kriterlerinden biri değildir. İşçilerin kendi sorunları için örgütlenmesini sağlamaktan ziyade onlar adına bizlerin bir şeyler yapmaya çalışması demek olan böylesi bir yola  başvurmak, iş güvencesiz çalışan bu arkadaşlarımızın her an iş akidlerinin feshedilmesine ve böylelikle diğer çalışanlara ciddi gözdağı verilmesine, örgütlülüğü geliştirmek yerine, gerilemesine yol açacak bir yöntemdir.

Tüm bunlara karşın ortak örgütlenme başarılabilecek bir modeldir ve bunun için şimdiden ciddi adımlar atabilecek gücümüz vardır. Yeter ki doğru seçimler yapalım, doğru zamanda hareket edelim ve haklı olanın bizler olduğumuzu, kararlılık gösterirsek başaramayacağımız hiçbir şey olmadığı bilincine varalım.

SES Tüzüğü'nde yapılan son değişiklikler ile taşeron işçilerin SES çatısı altında örgütlenme kararı alınmıştır. Ancak bu karar her yerde, her koşulda, her zaman uygulanabilecek bir karar değildir. Özellikle Devrimci Sağlık İş'in örgütlenme başlattığı işyerlerinde onlarla rekabet halinde yapılacak bir üye çalışması, ne ortak örgütlenmeye ve ne de kamu çalışanları hareketine bir katkı sağlamayacaktır.

Bizlerin önerdiği ve son yıllarda çok ciddi adımların atıldığı “Balcalı Modeli”nde yaptıklarımıza geçmeden önce birkaç noktanın altının çizilmesi gerekiyor. KESK ya da SES tarafından yaşama geçirilecek bir ortak örgütlenme, hiçbir zaman için birileri adına bir şeyler yapma modeli değildir. Özü de; çalışanların kendi sorunlarına duyarlı hale getirilmesinde aktif görev almaktır. Bu modelin işleyebilmesi için örgütlülüğün yaratılmaya çalışıldığı iş yerinde SES mutlaka yetkili sendika olmalıdır, çok güçlü bir işyeri temsilciliği işleyişi olmalıdır, gerek üyelerle, gerek üye olmayan kamu çalışanları ile ve gerekse de farklı statüdeki çalışanlarla diyalog eksikliği yaşamayan bir SES örgütlülüğü olmalıdır, yerel Tabip Odası ile ilişkilerin gelişmesine azami dikkat edilmelidir ve örgütlenmede Tabip Odası'nın desteğini almak temel kriterlerden biri olmalıdır. Örgütlenme için somut adımların atılmasından önce KİK görüşmelerinde taşeron tarafından çalıştırılanların da sorunlarına değinilmeli, öncelikle buralarda somut kazanımlar sağlayıp çalışanların güveni kazanılmaya çalışılmalıdır. 657 sayılı yasa ile çalışan kendi üyemiz olan ya da olmayan Kamu Çalışanları'nın, ortak örgütlenme konusunda bilinçlendirilmesi unutulmamalıdır.  

Yanıbaşımızda bizlerle aynı işi üreten fakat çok daha az ekonomik, sosyal ve özlük haklara sahip olanların örgütlenmesinin, güçlenmesinin, iş güvencesine sahip olmasının, bizlerle aynı maaşları almasının, bizlere zarar vermeyeceği, bizlere ödenen paraların onlara aktarılması gibi algılamaların yanlış olduğu tüm SES üyeleri tarafından bilince çıkarılmalıdır. Ancak böylelikle ortak örgütlenme sırasında yaşanacak sorunlara SES üyeleri kendi sorunlarıymış gibi sahip çıkabileceklerdir.

Bu temel kriterlere sahip olan bir SES işyeri örgütlülüğü, çıkabilecek sorunlara anında refleks gösterebilecek bir yapıya da sahiptir demektir.

İlk yapılması  gerekenlerden birisi de işyeri komitelerinin oluşturulmasıdır. Bunun için SES üyesi olan – olmayan ayırımı yapmamak, özellikle farklı statüde çalışanları bu komitelere ortak etmek, birlikte mücadele süreçlerini belli bir süre yaşadıktan sonra sendikalaşma yolunda somut adımlar atmaya da dikkat etmek gerekmektedir.

Yine önemli ilkelerden birisi, sağlık hizmeti verdiğimiz kitleyi bize destek vermesi konusunda bilinçlendirme çabasıdır. Hizmet sunduğumuz kesimin bizi desteklemesi (ki “Balcalı Modeli”nde bu çok belirgin olarak bulunmaktadır). Bu destek sadece eylemlerde bizimle birlikte olmasından ziyade, süregenliği olan, sağlık sistemindeki yanlışlıkları onlara aktardığımız, örgütlenme çalışmaları ile ilgili sohbetler edebildiğimiz bir diyalogun geliştirilmesi gerekmektedir. Tüm çalışanlar bir şeyin bilincine varmalıdırlar ki; sermayenin saldırısı hizmeti alanlarla, hizmeti verenleri birbirinden koparmanın mücadelesidir. Bunun en kolay yolu ise öncelikle hizmeti verenleri  birbirinden ayırmaktır.

Hizmet sunduğumuz halk bizim sağlık politikamızı içselleştirmelidir. İnsan sağlığının alınıp satılacak bir “mal” olmadığın, bu hizmetin özel bilgi ve ekip halinde, etkili bir ortak çalıştırmayı gerektirdiğini insanlara anlatmamız gerekiyor. Sağlık çalışanını “niteliksizleştiren”, birbirine düşüren çalıştırma biçimleri sağlık hizmetinin de doğasına aykırıdır. Sağlık hizmeti herkese eşit, parasız, nitelikli, kamusal araçlarla iletilmelidir. Sağlık çalışanlarının insanca yaşayabilecekleri bir ücretle, bu zorlu işin yapılabileceği makul saatlerde ve iş güvencesi ile çalışması gerektiği konusunda hizmeti alanlarda bir tereddüt oluşmamalıdır.

Tüm bu anlatılanların yaşama geçirilmeye çalışıldığı “Balcalı Modeli” ile ilgili olarak aşağıya yazdıklarımızda çeşitli eksiklikler, yanlışlıklar olabilir. Amacımız bir modeli tartışmaya açmak ve böylelikle daha iyiye, daha güzel ve doğruya ulaşmaktır.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde 657 sayılı yasaya bağlı olarak çalışan 1050, 2547 sayılı yasaya bağlı çalışan (öğretim elemanları) 350 olmak üzere toplam 1400 kadrolu eleman bulunmaktadır. Kadrosuz olarak da 930 işçi taşerona  bağlı olarak çalışmaktadır ki bunlardan 330'u temizlik ve mutfak, 600'ü de doğrudan sağlık hizmeti vermektedir (hemşirelik, hastabakıcılık, laboratuar ve radyoloji teknisyenliği, otomasyon memurluğu, hizmetli vs.)

Sağlıkta, kadro olarak Türkiye'nin profilini tam olarak ortaya koyan bir birim olan Balcalı Hastanesi, 500'ü aşan üyesi ile SES'in ciddi örgütlülüğü olan, İşyeri temsilciliğinin çalışanlarla diyalogunda ve sorunların birlikte çözümünde örnek gösterilebilecek bir birim. Yetkili sendika olduğumuz için yılda iki kez yapılan KİK görüşmelerinde özellikle üyelerine ve diğer çalışanlara ciddi kazanımlar sağlanmış, her KİK görüşmesinin önemli maddelerinden biri de taşerona bağlı  çalışan insanların ekonomik, özlük ve örgütlenme ile ilgili sorunlar olmuştur.

Hastanede aynı işi yapanların çok ciddi ekonomik, özlük, sosyal farklılıklar taşıması birlikte örgütlenme ihtiyacını da açığa çıkarmıştır. KİK görüşmelerinden sonra Devrimci Sağlık İş ile irtibata geçmiş, hastanede SES, Tabip Odası ve Devrimci Sağlık İş defalarca toplantı yapmış, işçi arkadaşlarla yapılan birim toplantılarından sonra hastane konferans salonunda yaklaşık 300 kişinin katıldığı bir toplantı yapılarak sendikalılaşma kararı hep birlikte alınmıştır.

SES, Tabip Odası ile birlikte, gerek temsilcilerinin doğrudan örgütlenmeye katılması ve gerekse yapılan toplantılarda şube yönetimi olarak bulunması ile, işçilere moral ve motivasyon konusunda da ciddi katkılarda bulunmuştur.

Çok hızlı gelişen bir süreç gibi görünse de buradaki örgütlenmenin SES'in bu işyerinde gerek Tabip Odası ile ilişkilerinin çok iyi olması ve gerekse yıllardır işçilerle sürdürdüğü diyalogun doğru temellerde yürütülmesinin ve ayrıca işyerinden kopmayan bir sendikal örgütlenme perspektifini tutturmasının çok önemli bir rol oynadığın düşünüyoruz

Bizler 6 yıl önce Balcalı'da başlattığımız ortak örgütlenme modelini Devrimci Sağlık İş çatısı altında gerçekleştirmeye çalıştık ve son 6 yıldır yapılan tartışmalar sonrası işçilerin SES'te örgütlenmesi gerektiğine  karar verdik. Yukarıda anlattığım tüm tecrübeler ışığında SES'in ve Devrimci Sağlık İş'in rakip sendikalar olmadığı bilincini açığa çıkarmak ve bir rekabetten ziyade dayanışma içerisinde hareket eden kardeş sendikalar olduğunu dosta düşmana göstermek gerekiyor.

Bu anlamda Türkiye'nin dört bir yanında örgütlenen SES üyelerinin, yanıbaşında,  kendisi ile aynı işi yapan ancak aynı çalışma koşullarına sahip olmayan “sağlıkçılar” ile birlikte örgütlenmesinin, onların kendi sorunlarına sahip çıkmalarında etkin rol almasının, böylelikle “başka bir Türkiye” mücadelesinde gerekli duyarlılığı göstermeye başlamasının tam vaktidir.